31 Ağustos 2012 Cuma

Kelimeler


Genellikle pozitif düşünen biriyim, ama bu sabah yataktan çok keyifsiz kalktım. Sabahları aynada kendime "günaydın" derim, bu sabah demedim. Kahverengi gözlere sahibim; aynaya bakıp "klasik Türk gözleri" dedim. Biraz daha uyumak istiyordum. O sırada telefonum çaldı. Sıcak bir "günaydın" duydum ve sonrasında güzel birkaç kelime.

Telefonu kapattığımda camdan dışarıya bakıp "Ne güzel bir hava!" dedim, "Güneş ne güzel parlıyor!" Ve gözlerime aynada tekrar baktım. Onlar harika kahverengi gözlerdi...

30 Ağustos 2012 Perşembe

Kum Kitabı


Dün gece okuduğum bir kitabı bitirdim. Kum Kitabı (El Libro de Arena) yazarı Jorge Luis Borges. Fantastik hikâyelerden oluşan bir kitaptı. Kum Kitabı her okunuşta değişen bu yüzden son sayfası bulunmayan bir kitaptır. Eğer fantastik öykülerden hoşlanıyorsanız tavsiye ederim.
Jorge Luis Borges Arjantin'in tanınmış yazar ve şairlerinden. Arjantin Ulusal Kütüphanesinin müdürüyken kalıtımsal bir hastalık yüzünden görme yeteneğini kaybeder ve bu ironiyle uzun yıllar yaşar. Sonsuzluğun Tarihi, Ölüm ve Pusula, Borges ve Ben eserlerinden bazıları.

Bu şiirini severim:

Anlar

Eğer, yeniden başlayabilseydim yaşamaya
ikincisinde daha çok hata yapardım.
Kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım.
Neşeli olurdum, ilkinde olmadığım kadar
Çok az şeyi ciddiyetle yapardım
Temizlik sorun bile olmazdı asla
Daha çok riske girerdim
Seyahat ederdim daha fazla
Daha çok güneş doğuşu izler
Daha çok dağa tırmanır
Daha çok nehirde yüzerdim.
Görmediğim bir çok yere giderdim
Dondurma yerdim doyasıya
Daha az bezelye.
Gerçek sorunlarım olurdu
Hayali olanların yerine.
Yaşamın her anını gerçek ve
Verimli kılan insanlardan olurdum.
Farkında mısınız bilmem, yaşam budur zaten
Anlar, sadece anlar, siz de an'ı yaşayın.
Hiçbir yere, yanına: termometre, su, şemsiye ve
Paraşüt almadan gitmeyen insanlardanım ben.
Yeniden başlayabilseydim
İlkbaharda, papuçlarımı atardım
Ve sonbahar bitene kadar yürürdüm çıplak ayakla.
Bilinmeyen yollar keşfeder, güneşin tadına varır
Çocuklarla oynardım, bir şansım olsaydı eğer.
Ama işte, 85' imdeyim ve biliyorum
Ölüyorum...

29 Ağustos 2012 Çarşamba

Suomi, Finlandiya


EUROVİZYON şarkı yarışması ben çocukken bütün aile takip ettiğimiz bir yarışmaydı. Sonradan hiç izlemez olmuştum, ta ki 2006 yılında Finlandiya Lordi ile yarışmaya katılana kadar. Popüler kültüre ve dinlenen müziğe tepki olarak oluşturulan kampanyaya destek vermiş, Lordi'nin başarısını mutlulukla izlemiş, Finlandiya'nın birinciliğine yürekten sevinmiştim.


Tam olarak bende ne zaman bir Finlandiya aşkı başladı hatırlamıyorum. Ama bu soğuk ülkenin sıcak, mütevazı, çalışkan, melankolik insanlarını seviyorum.
Suomi yani Finlandiya benim için en başarılı metal müzisyenlerini barındıran ülke. O kadar çok müzik grubu var ki, bazen acaba diğer işleri kimler yapıyor diye düşünürüm; sonuçta ülke nüfusu 5 milyondan biraz fazla.


M.Ö. 3000 yıllarında Volga ve Ural nehirleri arasından göçen, yıllar boyu sürekli istilalarla boğuşan, ancak 1919'da cumhuriyetlerini ilan etmiş bu uzun boylu, mavi-gri gözlü (eskiden ELF olduklarından kuşkulandığım) güzel halk savaşlarda 100 binden fazla kayıp vermiş, yarısı kadar da insan sakat kalmış.
Finlandiya'nın bildiğiniz gibi sert bir iklimi var. Kar aylarca yerden kalkmıyor, yaz ise kısa ve yağışlı. Finli arkadaşlarım bizim güneşi bol ülkemize hayran, belki bu yüzden çoğu zaman yaza ait fotoğraflar paylaşmamı isterler.

TAMPERE'den gelen oyuncak bir Fin Geyiği, benim için çok özel bir hediye :)


Sabahları bizim gazetelerle birlikte onların HASERİ ve AAMULEHTİ gazetelerini okuma alışkanlığım devam ediyor. Ve mutfaklarındaki bazı lezzetlerini de pişirmeyi denemişliğim var.


Örneğin KORVAPUUSTİ, bademli, kakuleli, mayalı bir çeşit çörek. Daha çok Noel'de ve paskalyada pişiriyorlar. Fincede korvapuusti tokatlanmış kulak demek, görüntüsü biraz benziyor doğrusu :) Bu arada Türk kahvesi sevenlere bir öneri, kakule kahveye de çok yakışıyor.


                                           PİPARKAKUT - Zencefilli Noel kurabiyeleri.


JUHLA MOKKA ülkede en çok tüketilen kahve. Bir araba için yakıt neyse bir Finli için kahve de aynı şeydir.


VAPPU: Mayıs ya da İşçi Bayramı. Kıştan çıkmış hemen her Finli yağmurluğunu giyip konser alanlarına koşar.


KAAMOS: kuzeyde güneşsiz geçen beş ay. Maalesef güneşin az görünmesi yüzünden ülkede alkol tüketimi ve intiharların arttığı düşünülüyor.

Finlandiya hakkında yazacak daha çok şey var. Daha, ünlü epik destanları KALAVELA'dan, yaz kış süren sauna geleneklerinden, HESBURGER'den... söz edemedim. Belki başka bir yazıya. Son olarak bir Fin atasözü:

"Niin metsa vasta kuin sinne huudetaan." Yani: "Ormana nasıl haykırırsan öyle karşılık verir."

Jarkko, Mikko, Tomi, Irkku, Mervi, Tupu, Semi, Kari hepinizi çok seviyorum.

http://www.youtube.com/watch?v=ZMW8xAv-Y6w

28 Ağustos 2012 Salı

Hayaller... Rüyalar

Ben çocukken en büyük hayalim, gökyüzüne açılan küçük bir penceresi olan çatı katında bir odaya sahip olmaktı. Zaman geçti, dünya değişti, ben büyüdüm; hayallerim de değişti.

Bazıları bilmediğiniz şey size zarar vermez der. Bence doğru değil, öyle bir lüksümüz yok. Artık gerçeklerin farkında olmalı, bir şeyler yapmalıyız.

Dünya nüfusu hızla artmakta ama kaynaklar bu nüfusa yetecek durumda değil. Pek çok aile bu dünyaya bir çocuk getirmenin doğru ya da yanlış mı olacağını tartışıyor.

Dünyada yılda altı milyon çocuk açlıktan ölüyor, diğer yanda daha fazla insan şişmanlığın neden olduğu hastalıklarla savaşıyor. Lüks çılgınlığı bir virüs gibi yayılmakta.
Dünya üzerindeki çocukların temel eğitim alması için altı milyar dolar gerekiyor. "Gelişmiş" bir ülkenin yıllık kozmetik harcaması sekiz milyar dolar.
Sigaraya harcanan elli milyar dolar ile dünya üzerindeki her çocuğun eğitim, sağlık, gıda masrafları karşılanabilirdi.
Tüketim canavarı olmadan önce bir daha düşünmeliyiz...
Gelecekte dilerim çocukların kalan tek hayali gökyüzüne açılan bir penceresi olan bir çatı katı odası olur.

27 Ağustos 2012 Pazartesi

Bir Yıl İki Ay Sekiz Gün Önce MAIDEN


1998'den beri bekliyordum. Benimle birlikte binlerce kişi de bekliyormuş ki; The Final Frontier'ın introsu çalmaya başladığında konser alanında yer yerinden oynadı. Sahneye çıktıklarında sürekli "inanamıyorum buradalar, inanamıyorum buradalar" diyordum.


İzleyici profili: Kolu kırık biri, iki buçuk yaşında kızını alıp gelmiş bir adam, anne-baba-oğul-kız Maiden tişörtleriyle, anne-oğul-biz ;)... Ve sahnede 53-60 yaşlar arasında, 1975'te kurulmuş, 15 stüdyo albümü çıkarmış, 80 milyondan fazla satmış ve hâlâ 100 binden fazla izleyiciyi (Donington konseri 107 bin) konser alanlarına toplayan bir grup.


Vokalde Bruce Dickinson (aynı zamanda uçakla grubu konserlere taşıyan pilot), bas gitarda grubun kurucusu Steve Harris, gitarlarda Adrian Smith, Dave Murrey, Janick Gers, davulda Nicko McBrain ve dev maskotları Eddie tam kadro oradalardı.




İki saat boyunca Bruce sesi ve enerjisiyle yine beni kendine hayran bıraktı, gitar sololarına doyamadım. Maiden 15 bine yakın izleyiciye festivalde muhteşem bir final gecesi yaşattı.



Oğluma "bastonla yürüyecek durumda bile olsam geldiklerinde beni konsere götür lütfen" demiştim. Neyse ki o kadar beklemek zorunda kalmadım. :) Konseri yazmak için bu kadar neden mi bekledim? O gece dün değil miydi?


http://www.youtube.com/watch?v=GPtI2rzEA1g
http://www.youtube.com/watch?v=JlOnMPlWvtI

26 Ağustos 2012 Pazar

Küçük Mutluluklar


Boğaz'ın güzelliğini bir vapur yolculuğuyla çıkarmak üzere iskeledeydim. Eminönü-Anadolu Hisarı arasında çalışan vapurumuz iskeleye yaklaşırken saat 12:15'i gösteriyordu. İstanbul Boğazı'nın gün geçtikçe azalan mücevherleri yalılarını fotoğraflamayı iple çekiyordum. Denizden gelen harika kokuyu duyup, geçip giden irili ufaklı gemileri, tekneleri, uçuşan martıları görünce; "işte İstanbul bu" diye geçirdim içimden.



Vapurda dışarıda oturacak yer bulmak oldukça zor oldu. Yolcuların yarısı yabancı turist gibi görünüyordu; kulağımıza İngilizce, Fransızca, Yunanca, Rusça konuşmalar geliyordu. Ve gezi başladı... Galata Kulesi (Cenevizlilerin 1348'de yaptığı 62 metrelik muhteşem kule), Dolmabahçe Sarayı (Abdülmecid tarafından yaptırılan, 600 metrekarelik boğaza kıyısı olan, 56 sütunlu salonu, 4,5 tonluk 750 ampullü avizesiyle ünlü saray), Ortaköy Cami (1854'ten beri ayakta), Rumeli Hisarı (90 günde tamamlanan, dünyanın en büyük burçlarına sahip hisar). Kanlıca iskelesinin yanındaki kafeler tıklım tıklımdı. Bazıları ünlü Kanlıca yoğurdunun tadına bakıyor olmalıydı. Sarıyer ve balık lokantalarıyla Rumeli Kavağı.


Ve bir buçuk saat sonra Anadolu Kavağı'ndayız. Burası iki katlı evleri, Arnavut kaldırımları, adım başı balık lokantaları, kedileriyle şirin ve sakin bir yer.


Yemek yiyeceğimiz yeri seçtik, balığımızı ısmarladık ve deniz kenarındaki masamıza geçtik. Hemen önümüzde kefal balıkları atılan ekmekleri kapışıyorlardı.


Manzaramız gerçekten güzeldi. Martılar, vapurlar, tekneler, bazen kanatlarını açarak kurutan bazen denize dalan karabataklar...


Ismarladığımız leziz deniz çuprasıyla ve bol salatayla çok rahat doyduk. İkram edilen meyvanın üstüne keyif kahvelerimizi de içtik.


Lezzetli taze bir balık, manzara ve nefis hava için çok makul bir ücret ödedik.
Dönüş yolculuğumuzda vapurda çaylarımızı yudumlarken akşam güneşi yüzlerimize vuruyordu ve biz bu güzel şehirde boğazın tadına varmanın mutluluğuyla doluyduk.

İzmir, Özdere


"Ben kaptan pilotunuz Alphonso... Hava açık, şu anda 7852 metredeyiz. İzmir'e tahmini varış süremiz 45 dakika, iyi yolculuklar diliyoruz."
Bu yıl İzmir Özdere'de bir haftalık bir tatile doğru yola çıkarken, biraz geç de olsa ilk uçak deneyimimi yaşadım. O günden bugüne sürekli uçaklardayım desem yeridir.... Uçak hızlanıp havalandığında iki dakika içinde bulut denizinin içinde olmak, İstanbul Boğazı'nın, köprülerin üzerinden bir kuşun kanadındaymış gibi süzülmek gerçekten mükemmeldi.


İzmir Havaalanı'ndan tur servisine binip bir saatlik bir yolculukla otelimize vardık. Claros koyunda, 93000 metrekarelik oldukça geniş bir alana kurulmuş Onyria Claros Beach & Spa Resort keşfedilmeyi bekliyordu.
Odamıza yerleştikten sonra ilk yemek için restauranta indik. Doğrusu bir hafta boyunca yemekler bol ve çeşitliydi. Özellikle Türk gecesinde müzik eşliğinde Türk yemekleri ve tatlılarını yemek, sanırım yerli yabancı tüm misafirleri memnun etti.


Dört havuz, Aqua Park hem büyükler hem çocuklar düşünülerek hazırlanmıştı.
Deniz ısısı bana göre serin olsa da sabah ayılmak için ideal sıcaklıktaydı. Sabahları ise sahilde gizliden gizliye şezlong savaşları yaşandı. :)


Otelden sadece bir gece dışarı çıktık. Özdere çarşısını, gece kurulan pazarı gezdik, ufak hediyelikler aldık.
Tertemiz bir denize girerek, mavi ve yeşile doyarak, iki de kitap bitirerek güzel bir hafta geçirdim. Geriye buraya bazılarını eklediğim fotoğraflar ve güzel anılar kaldı.