27 Eylül 2012 Perşembe

Aşk


"Benim birlikte olduğum, sevgilim, parıldayan ayım. Can dostum, en yakınım, güzellerin şahı sultanım. Hayatımın, yaşamımın sebebi Cennetim, kevser şarabım. Baharım, sevincim, günlerimin anlamı, gönlüme nakşolmuş resim gibi sevgilim, benim gülen gülüm. Sevinç kaynağım, içkimdeki lezzet, eğlenceli meclisim, nurlu parlak ışığım, meş’alem. Turuncum, narım, narencim, benim gecelerimin aydınlığı."

Kanuni Sultan Süleyman, Hürrem Sultan'a aşkını böyle sayısız şiirle anlatmış. Bu aşk, aklını ve tatlı dilini kullanan Hürrem Sultan'ı imparatorluk yönetiminde etkili, çok güçlü bir kadın yapmış. Topkapı Sarayı'nın arşivi bu aşkın kanıtlarını saklamakta.


Savaşır gözlerimle gönlüm öldüresiye
Senin güzelliğinin ganimeti yüzünden:
Gözüm kovar gönlümü seni görmesin diye,
Gönlüm ister gözüme pay vermemek yüzünden.
Gönlüm bildirir senin orada yattığını
Öyle bir hücredeki giremez billur gözler;
Gözüm inkara kalkar gönlün anlattığını,
Güzel yüzünün ona sığındığını söyler.
Gönlü dinleyip karar vermek için toplanır
Düşünceler kurulu:soruşturur hakçası
Kurulun yargısıyla bir karara bağlanır
Seven gözün payıyla duyan gönlün parçası:
Senin dış güzelliğin olur gözümün payı,
Gönlüm kazanır aşkın gönlündeki dünyayı.



Romeo ve Juliet Shakespeare'in en bilinen oyunlarından biri. Yıllar boyunca tiyatro sahnesinde oynandı ve oynanmakta, birçok kez filme çekildi. Bu çok ünlü aşk hikâyesinin bildiğiniz gibi trajik bir sonu var. 1976'da Ayten Gökçer ve Kerim Afşar, Tarla Kuşuydu Juliet'te, tiyatro sahnesinde farklı bir Romeo Juliet uygulaması sahnelediler. Oyunda intiharın eşiğinden dönen aşıklar evlenir ve bir de çocukları olur, çığırından çıkmış bir evliliğin içine düşmüşlerdir. Shakespeare sonunda olaylara müdahale etmek üzere eve gelir...

En büyük aşıklar kavuşsaydı ya da kavuşup uzun yıllar beraber yaşasaydı aynı sonu mu yaşarlardı?

Bilim insanları aşk olgusunda pek çok hormonun rol aldığını, bunların tuhaf davranışlara, kalp çarpıntısına, iştah kaybına, uykusuzluğa neden olduğunu söylüyor. Psikolog Robert Sternberg aşk için üç bağ gereklidir der: Yakınlık, bağlılık ve tutku. Ve bu üçünden biri eksikse aşkın biteceğini iddia eder.

Tutkunun ağır bastığı aşklara en iyi örneğin Kleopatra ve Antonius'un aşkı olduğuna inanıyorum. Kleopatra tarihten öğrendiğimize göre güzel bir kadın değildi. Ama akıllı (kaynaklar dokuz dil bildiğini söylüyor), hırslı ve tutkulu bir kadındı. Mısır ve Roma İmparatorluklarını birleştirip dünyaya hakim olmak istiyordu. Fırtınalı iki aşktan sonra bu isteğini gerçekleştiremeden 39 yaşında öldü (yılan zehri kullanarak intihar ettiği söylenir).

1936'da İngiltere tahtına çıkan 8. Edward ise başka bir aşkın kahramanıdır. Edward sadece 325 gün sonra bir radyo konuşmasıyla tahtı kardeşine bıraktığını ilan eder. Çünkü yasalar, kilise ve gelenekler, iki kere boşanmış, Amerikalı sevgilisiyle evlenmesine izin vermemiştir. Bassie Wallis de bu hikâyede fazla güzel olmayan ama hırslı bir kadın karakter olarak karşımıza çıkar. Edward onu mücevherlere boğar. Yirmi yıllık evlilik boyunca kraliyet ailesi Wallis'i tanımaz, sürgünde ama annesinin Edward'ı bütün baskılara rağmen reddetmemesi sayesinde rahat yaşarlar. Madonna'nın W.E adlı yazıp yönettiği, bu aşkı anlattığı film (Haluk Bilginer, Muhammed El-Fayed rolündedir) sinema açısından fazla değer taşımasa da ilginçtir.

Yine bir Osmanlı imparatoru I. Abdülhamit'in haremindeki Ruhşah hatuna aşkı, Kanuni'nin Hurrem Sultan'a aşkı kadar büyük bir aşktır. Fakat bu diğeri gibi karşılıklı bir aşk değildir. O yüzden Abdülhamit aşkına "Siz bana merhamet etmezseniz kim eder, düşmanım bile olsa bana merhamet eder. Bu halimle her gece sabahlarım, billahi ölüm bana daha hayırlı geliyor. Allah-u Teala aşkına beni bu gece mahzun eyleme." diye mektuplar yazar.


Tarih sahnesinde daha pek çok ünlü aşk yaşanmış. Nazım Hikmet'le eşi Piraye'nin, Salvador Dali ile Gala'nın, Ethel ve Julius Rosenberg'lerin aşkları hatırladıklarımdan sadece birkaçı. Karacaoğlan sevdiğinin gözlerine, saçlarına, boyuna övgüler dizmiş:
Sabahtan uğradım ben bir güzele
Ala gözlerine sürmeler çekmiş
Taramış zülfünü dökmüş bir yana
Salıvermiş ince belin üstüne
Alma alma yanakları al gibi
Boyu uzar gider selvi dal gibi
Seherde açılan gonca gül gibi
Sandım kan damlamış karın üstüne
Çıka çıka çıktım yoluna vardım
Verdiği çevreyi koluma sardım
Uğrunda ölümü göze aldım
Divanına durdum yolun üstüne
Orhan Veli kendisiyle ayrı dünyalardaki bir güzele gönül vermiş, bir yandan da aklını çeldiği için takılarak sıralamış satırları:
Uyuşamayız sevgilim, yollarımız ayrı;
Sen ciğercinin kedisi ben sokak kedisi.
Senin yiyeceğin kalaylı kapta
Benimki aslan ağzında.
Sen aşk rüyası görürsün ben kemik.
Ama seninki de kolay değil, kardeşim;
Kolay değil hani,
Böyle kuyruk sallamak Tanrının günü
Cahit Külebi sevdiğine en samimi dille özlemlerini yazmış:
Senin dudakların pembe
Ellerin beyaz,
Al tut ellerimi bebek
Tut biraz!
Benim doğduğum köylerde
Ceviz ağaçları yoktu,
Ben bu yüzden serinliğe hasretim
Okşa biraz!
Benim doğduğum köylerde
Şimal rüzgarları eserdi,
Ve bu yüzden dudaklarım çatlaktır
Öp biraz!
 

Franz Kafka sevdiği kadın Milena'ya bu mektupla sitem etmiş:
Sevgilim, bana böylesine işkence etmen için ne yaptım? Bugün gene mektup yok; ne ilk postadan, ne de ikincisinden. Bana acı çektiriyorsun! Senden bir yazılı sözcük beni mutlu ederdi! Anlaşılan yeterince kahrımı çektin benim; bunun başka bir açıklaması yok, hem şaşılacak bir şey de değil; ama anlaşılamayacak olan, senin yazıp bunu bana söylemen. Gene de yaşamımı sürdüreceksem şu bir türlü sona ermeyen son birkaç günde yaptığım gibi senden boşuna haber beklemeye dayanamam. Ama artık senden haber alma umudunu yitirdim. Bana susarak söylediğin "elveda"yı ben de yinelemek zorundayım. Postaya verilmesin diye bu mektubun üstüne bedenimi kapamak isterdim; ama bunun postalanması gerek. Bundan sonra mektup beklemeyeceğim.
Franz
Aşk, dünya kurulduğundan beri ona karşı koymayanları içine aldı, mutluluğun sıcaklığından kederin kollarına taşıdı, imparatorluklar yönetti, toplumu etkiledi; her statüden insanı eşit kıldı. Bu dünya var oldukça da devam edecek.

25 Eylül 2012 Salı

Kesme Tahtası


125 gr. şundan, 135 gr. bundan... 140 gr olamaz. İyi bir sonuç için 135 gr. olması şart. Peki o zaman annemin göz kararı, el kararı keki neden bu kadar lezzetli oluyor?

Yoksa hayatı algılayışımız yanlış mı? Her türlü sürprize açık olup, risk alıp, akışa bırakmak mı doğru olan. Her şeyi planlama takıntımız mı bizi mutsuzluğun koridorlarında gezdiren? Uyumu ve bütünlüğü sağlamakta neden bu kadar zorlanıyoruz? Biraz da bu yüzden mi, bazen boğulacak gibi oluyor, aşırı tepkiler veriyor, sürekli yetişememe korkusuyla oradan oraya koşuyor ve elimizdeki anahtarla hangisini açacağımızı bilmeden kapılar önünde dolanıp duruyoruz?...


Mutfağı, değişik lezzetler denemeyi seviyorum. Neyse ki şu ana kadar zehirlenen olmadı. (: Mutfağın, bir şeyler pişirmenin terapi olduğu söylenir. Katılıyorum, çünkü o pişirme uğraşı içindeyken sadece o eyleme odaklanırsınız, çoğu zaman sabır isteyen ama zevkli bir yolculuktur. Kendi içinde bir sistemi, kuralları vardır, zekâ ve yaratıcılık gerektirir.


Soğanı doğramak, sebzeleri kesmek, sarımsağı ezmek, vurmak, parçalamak... Bu kelimeleri duyunca mutfakta katliam olduğunu düşünebiliriz. Ama "üzerinde gezdirmek", "kıvamına gelene kadar karıştırmak", "uygun duruma gelene kadar bekletmek", "son dokunuşlarla süslemek" gibi terimler de var. Mutfak hayata mı benziyor, yoksa bana mı öyle geliyor? Bir mücadele içine girdiğimizde ne kadar savaşçı ruhu takındığımızı düşünün. Adeta vurur, keser, parçalarız. Ama mücadelenin yanında sabretmek, uygun zamanı beklemek, sonuca ulaşmak için emek vermek de yok mu?


Şeker karamelize etmeyi deneyin. Kıvama geldiği bir an vardır. O zamanı geçirirseniz yenmez, hiçbir işe yaramaz. Hayatta her zaman dilediğim, karşıma çıkan fırsatları "zamanında" fark edebilmek ve değerlendirebilmektir.

Bazılarımız göz-el kararıyla, bazılarımız ölçülere sadık kalarak leziz bir pasta oluşturdu diyelim. Lezzet tamam, peki sunum? Her birimizin içimizde biriktirdiklerimizi, yeteneklerimizi, paylayabileceğimiz onca şeyi düşünün; ya sunum? Ben buradayım demiyorsak kaç kişi farkımızda olabilir?


Büyük bir şehirde yaşamanın nimetleri ve külfetleri başlığı altında sayfalarca yazılabilir. Aslında çoğumuz bu kalabalığın içinde yalnız değil miyiz? Tek başına da değerliyiz, kendimizle başbaşayken de huzuru, mutluluğu bulabiliriz... Bir dilim pasta lezzetlidir ama bir fincan kahveyle daha lezzetlidir.


Bir kesme tahtanız var, malzemeniz bol, elleriniz, yetenekleriniz, yüreğiniz, en önemlisi siz varsınız. Haydi bir şeyler yapın. Nerede mi? Mutfakta ya da hayatta!

21 Eylül 2012 Cuma

Sadece İstanbul


Milattan önce 7. yüzyılda Megaralı (Yunanistan'da Atina ile Korintos arasında bir kent) kumandan Bizas yeni yerler keşfetmek istiyordu. Yol göstermeleri için tanrılara dua etti. O gece rüyasında bir ses ona "yola çık ve körler diyarını bul" dedi. Bizas yola çıktı, günler sonra şimdiki Sarayburnu açıklarına geldi ve sağ tarafta (şimdiki Kadıköy) yerleşmiş insanları, sol tarafta yemyeşil güzellikleri gördü. "Bu insanlar kör mü, böyle güzel bir yere yerleşmemişler" dedi, o zaman aradığı yeri bulduğunu anladı. Sarayburnu bölgesinde, Bizantion yani İstanbul'un temellerini attı. Bu bir efsane olsa da Bizas'ın şimdiki İstanbul'un kurucusu olduğu gerçek.


Dördüncü Roma İmparatoru Konstantin başkenti Roma'dan Bizantion'a taşıdı, adına Nouva Roma (yeni Roma) dedi. Birinci Konstantin'in ölümüyle adı Konstantinopolis (Konstantin'in şehri, Arapçada Kostantiniyye), fetihten sonra ise İstanbul (i-stan güzellikler diyarı) oldu.


Ve şimdi Sunay Akın'dan öğrendiğime göre yeni bir keşif var. Küçükçekmece Gölü'nün arkasında bir mağarada, kırmızı bir boyayla yapılmış üç tekne resmi bulundu. Bu resimlerin M.Ö 6000 yılına ait olduğu ortaya çıktı, yani insanlığın ilk yerleşimi.


Gerçekten ne kadar özel bir şehirde yaşadığımızın farkında mıyız? Ve Yerebatan Sarnıcı'nda Medusa Başı'yla göz göze gelmeden, arnavut kaldırımlı bir yokuşu tırmanmadan, Kapalı Çarşı'nın sokaklarında kaybolmadan, Beyoğlu'nda bir tabak profiterolün tadına varmadan bu şehirde yaşıyorum diyebilir misiniz?


İstanbul'u güzelleştirme çabalarının her zaman işinin ehli kişiler tarafından yapılmadığını duymak ve eski semtlerin değerinin bilinmemesi beni üzüyor. Başka millete ait bir şehir olsaydı hangi yanlışların yapılmayacağını bilmek de öyle. Ama aynı zamanda, dışarıdan bu kadar turist alması iyi şeylerin yapıldığını da gösteriyor.


Turist rehberlerinin anlattığı bilgilerden biri şehrin yedi tepesidir. Tekrar hatırlamak gerekirse:
  1. Sarayburnu'ndan içeri doğru yükselen, Ayasofya'nın bulunduğu tepedir.
  2. Çemberlitaş diye bilinen, Konstantin Sütunu'nun bulunduğu bölge ve çevresidir.
  3. Teodosyus Forumu'nun bulunduğu Beyazıt ve Süleymaniye bölgesidir.
  4. Derin bir vadiyle yarılmış olan Fatih civarıdır. Fatih Camii'nin bulunduğu tepe. Bizans döneminde Valens su kemeri, Havariyun Kilisesi, ve Kıztaşı buradaydı.
  5. Haliç'in hemen kıyısından dik bir yokuşla yükselir. Fener'in üstündeki Çarşamba'ya uzanır. Yavuz Sultan Selim Camii'nin bulunduğu tepedir.
  6. Edirnekapı tepesi, Bizans zamanında Blakhernai Sarayı ve Kariye Kilisesi'nin bulunduğu, günümüzde Mihrimah Camii'nin görkemini sergilediği yer.
  7. Marmara Denizi'ne bakan yükselti, Bizans döneminde Arkadyus Forumu, günümüzde Cerrahpaşa olarak bilinen yerdir.


Yabancılar ona "şehirlerin kraliçesi" diyor, bizse ona sadece "İstanbul"...

19 Eylül 2012 Çarşamba


Sabahın ilk ışıklarıyla uyandım, ay hâlâ gökyüzündeydi. Mevsim değişiyordu ve İstanbul uyanıyordu yeniden. Pencereden içeriye giren kuzey rüzgârını hissettim. Ellerim buz gibiydi ama gülümsüyordum. Nerede okudum hatırlamıyorum; insan sevdiği şeye emek verir, emek verdiği şeyi severmiş. Hayatı seviyorum...

17 Eylül 2012 Pazartesi

Hüzünlerimi Yıkayan Yağmurlar


Serin rüzgarlar esmeye başladığında yeşilden sarıya, kızıla boyanmış yapraklar, düşüp toprağa karışmaya başlar. Rüzgar gün boyu özgürce esip önüne ne bulduysa katıp sürükler, uzak semtlerin kokularını oradan oraya taşır. Sabahın erken saatlerinde şehre yağmış çiğ içinize işler.


Yağmurlar başladığında, doğa izin verene kadar, çatı altları aşıklara sığınak olur. Orada yürekleri tek yürek atar, beklerler. Artık sık sık kaldırımlarda damlaların dansını izlemeye başlarsınız. Martılar başınızın üstünde mutlulukla süzülerek kanatlarını yıkar.


Bir süre sonra güneş bulutların arasından utangaç göz kırpmaya başlar ve kolları en kuytu köşelere kadar uzandığında gri gölgeler gizli mabetlerine kaçar. Işık bütün gölgeleri yutar, şehir tazelenir...


12 Eylül 2012 Çarşamba

Dokunabilir misiniz Gözyaşlarıma

Beşiktaş Aşiyan Parkı'ndaki heykel, heykeltraş Aydın Aşkan'a ait.

"Ağlasam sesimi duyar mısınız, mısralarımda
 Dokunabilir misiniz
 Gözyaşlarıma ellerinizle?"

"İstanbul'da, Boğaziçi'nde,
 Bir fakir Orhan Veli'yim;
 Veli'nin oğluyum,
 Târifsiz kederler içinde.

 Urumelihisarı'na oturmuşum;
 Oturmuş da bir türkü tutturmuştum:

 İstanbulun mermer taşları;
 Başıma da konuyor, konuyor aman, martı kuşları;
 Gözlerimden boşanır hicran yaşları;
 Edalı'm,
 Senin yüzünden bu hâlim.

 İstanbulun orta yeri sinema;
 Garipliğim, mahzunluğum duyurmayın anama;
 El konuşur, sevişirmiş; bana ne?
 Sevdalı'm,
 Boynuna vebâlim!

 İstanbul'da, Boğaziçi'ndeyim;
 Bir fakir Orhan Veli;
 Veli'nin oğlu;
 Târifsiz kederler içindeyim."
Orhan Veli'yi sevme nedenim belki bir İstanbul şairi olması, belki de yazdığı şiirlerdeki samimiyettir. Orhan Veli 36 yıllık kısacık yaşamına 6 şiir kitabı, 16 oyun ve kitap çevirisi, 21 makale, 6 öykü sığdırmış. Bu herkesle iyi geçinen, kimseyi kırmayan adamın bazen şanssız olduğunu düşünürüm. Beş yaşındayken yanarak uzun süre tedavi görmesi, geçirdiği trafik kazasından sonra yirmi gün komada kalması ve son olarak Ankara'da bir belediye çukuruna düşüp yaralandıktan iki gün sonra İstanbul'da fenalaşarak komaya girmesi ve hayatını yitirmesi...

Şiirlerinden "Anlatamıyorum" Hümeyra, "Bedava Yaşıyoruz" Cem Karaca, "Dedikodu" Levent Yüksel, "Vesikalı Yarim" ise Edip Akbayram tarafından bestelendi.


Murathan Mungan şiirlerini "Bir Garip Orhan Veli" adıyla oyunlaştırdı. Bu tek kişilik oyunu Müşfik Kenter defalarca oynadı.


Ve hayranları 1996'dan beri 14 Kasım'da, yürümeyi çok seven Orhan Veli anısına Taksim'den mezarının olduğu Aşiyan'a yürümekte...
"Her şey birdenbire oldu.
 Birdenbire vurdu gün ışığı yere;
 Gökyüzü birdenbire oldu;
 Mavi birdenbire.
 Her şey birdenbire oldu;
 Birdenbire tütmeye başladı duman topraktan;
 Filiz birdenbire oldu, tomurcuk birdenbire.
 Yemiş birdenbire oldu.

 Birdenbire,
 Her şey birdenbire oldu.
 Kız birdenbire, oğlan birdenbire;
 Yollar, kırlar, kediler, insanlar…
 Aşk birdenbire oldu,
 Sevinç birdenbire..."

9 Eylül 2012 Pazar

Bir Pazar Ortaköy'de


"Öğrenciye torpil", "Sevgililere torpil", "Gözlüklü hanımlara torpil"... Kumpirciler müşteriyi çekmek için sürekli bağırıyor. Bugün Ortaköy'deydim. En son iki yıl önce gitmiştim. Yine gümüş takılar satan tezgâhları dolaştım ama orijinal bir şey bulamadım.


Öğle molasında buraya özgü yiyeceğiniz şey (patatesle ilgili ilginç keşiflerden biri) tabii ki kumpir.


Doğrusu kimseye torpil yaptıklarını görmedim ama eklenen malzeme oldukça fazla olduğundan doymak garanti (:
Sonra üstüne House Cafe'de bir Türk kahvesi içebilir, belki ilerleyen saatlerde Mado'da dondurma keyfi yapabilirsiniz.


Şu sıralarda Ortaköy'ün en önemli tarihi yapısı Mecidiye Camii (halk arasındaki adıyla Ortaköy Camii) restorasyonda, o yüzden cami fotoğrafları bana ait değil.


Cami, Sultan Abdülmecit tarafından 1853'de barok tarzında yaptırılmış; duvarları beyaz kesme taştan, kubbe duvarları ise pembe mozaikten. Tek şerefeli iki minaresi bulunuyor.

Her zamanki gibi güvercinler karınlarını doyurma telaşındaydı.

Hemen merkezde Mimar Sinan'a ait Hüsrev Kethüda Hamamı bulunuyor, şu anda tasarım atölyesi olarak kullanılmakta.

Ortaköy'de görebileceğiniz diğer önemli yapılar; Ayios Fokas Rum Kilisesi, Esma Sultan Yalısı ve İbrahimpaşa Çeşmesi.

Son bir not: Harley Davidson tutkunlarının uğradığı Legend Cafe de Ortaköy'de. (:

8 Eylül 2012 Cumartesi

Ruhum Çocuk


Yüzlerinde kırışıklık olmasın diye gülmeyen insanlar tanıyorum. Böyle korkunç bir seçim olabilir mi? Varsın olsun, doyasıya gülemedikten sonra insan yaşadım diyebilir mi?

Kırışıklıklarımı sildirerek, daha genç görünmek istemem. Yaşım ne olursa olsun ruhum hâlâ öğrenen bir çocuk.

Geçmiş yıllara bakıp keşke demeden, geleceği düşünüp endişe etmeden; vefâsızlıklara göğüs gerip, yeniden güvenen biri olmalıyım.

Değişikliklerden korkmadan yaşayan ve şemsiyeyle yağmur duasına giden biri kadar inançlı olmak, elimde uyanma garantim olmasa da, her gece yeni ümitlerle uykuya dalmak isterim.

7 Eylül 2012 Cuma

Adaletin Terazisi


İstanbul hakkında sayfalarca yazabilirim. Sevdiklerimi bu şehirde kaybettim ve sevdiklerimi yine bu şehirde buldum. Beş kuşaktır ailemiz bu şehirde ne mutluluklar, ne sıkıntılar yaşadı. Bazılarımız işler yolunda gitmediğinde kolay yolu seçip, her şey için kendini savunamayan bu şehri suçlar. Kötü tanımlamalar yükler, belki böyle rahatlatır içini. Bu şehirden ayrıldığında her şeyin düzeleceğini sanır ama gerçekte sorunları biz içimizde taşırız, nereye gidersek gidelim onlar bizimledir. Adaletin terazisi sadece insanlar için midir? Ben İstanbul için de adalet istiyorum. Onu öyle benimsemişim ki onun hakkında kötü tanımlamaları duyduğumda üzülüyorum.


Oysa o kadar özel bir şehirde yaşıyoruz ki... Dünyada iki kıta üzerine kurulu tek şehir, 2500 yılı aşan bir tarihe sahip. Üç imparatorluğa başkent olmuş; 120'den fazla imparator ve sultan burada hüküm sürmüş. Ona zarar veren hep bizler olduk ama neyse ki değerini bilen de çok Hiçbir şehir için bu kadar şiir ve roman yazılmadı. Neredeyse her köşesi tablolara aktarılmış, fotoğraflanmış. Uzaklardan ona sevdalı Aşık Veysel, "Bir aciz kimseyim Veysel'im ben de; seversen olayım yarin İstanbul" demiş. Nazım Hikmet ona hasretini pek çok şiirde olduğu gibi "Bana İstanbul'u Anlat" şiirinde de dile getirmiş:
Bana İstanbul'u anlat
Dur bırak, kaynasın
kahvenin suyu.
Bana İstanbul'u anlat nasıldı,

bana Boğaz'ı anlat nasıldı?
Haziran titreyişlerle,
kaçak yağmurlarla,
yıkanmış kurumuş o yedi tepe

ana şefkati gibi sıcak
güneşte insanlar gülüyordu
trende vapurda otobüste
yalan da olsa hoşuma gidiyor söyle ...

hep kahır, hep kahır,
hep kahır bıktım be!
dur bırak kalsın açma titreyişim,
bana İstanbul'u anlat nasıldı?

Şehirlerin şehrini anlat nasıldı?
Beyoğlu sırtlarından bir yasak
gözlerimle bakıp,köprüler,
Saray burnu, minareler

ve Halic'e diyiverdim
bir merhaba gizlice.
insanlar gülüyordu de,
trende vapurda otobüste,

yalan da olsa hoşuma gidiyor,
söyle ...hep kahır,
hep kahır, hep kahır bıktım be!
dur kıpırdama kal biraz öylecene

olur kokun İstanbul gibi,
gözlerin İstanbul gecesi gibi,
Şimdi gel sarıl bana kınalım,
gök kubbenin altında

orda da beraber çok şükür diyerek,
yeniden başlamanın hayali
hasretimin köyünde sanki bir pınar gibi
insanlar gülüyordu

de trende vapurda otobüste
yalan da olsa hoşuma gidiyor söyle ...
hep kahır, hep kahır,
hep kahır bıktım be!


Orhan Veli'nin o samimi İstanbul'u Dinliyorum Gözlerim Kapalı şiirinden etkilenmeyen var mı?

İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Önce hafiften bir rüzgar esiyor;
Yavaş yavaş sallanıyor
Yapraklar ağaçlarda;
Uzaklarda, çok uzaklarda
Sucuların hiç durmayan çıngırakları;
İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı.

İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı;
Kuşlar geçiyor derken
Yükseklerden, sürü sürü, çığlık çığlık;
Ağlar çekiliyor dalyanlarda; Bir kadının suya değiyor ayakları;
İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı.

İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Serin serin Kapalıçarşı,
Cıvıl cıvıl Mahmutpaşa
Güvercin dolu avlular,
Çekiç sesleri geliyor doklardan
Güzelim bahar rüzgarında ter kokuları;
İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı.

İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı
Başımda eski alemlerin sarhoşluğu,
Loş kayıkhaneleriyle bir yalı
Dinmiş lodosların uğultusu içinde.
İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı.

İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Bir yosma geçiyor kaldırımdan.
Küfürler, şarkılar, türküler, laf atmalar.
Bir şey düşüyor elinden yere;
Bir gül olmalı.
İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı.

İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Bir kuş çırpınıyor eteklerinde.
Alnın sıcak mı, değil mi biliyorum;
Dudakların ıslak mı değil mi, biliyorum;
Beyaz bir ay doğuyor fıstıkların arkasından
Kalbinin vuruşundan anlıyorum;
İstanbul’u dinliyorum.

Yakınlarda okuduğum Ahmet Ümit'in "İstanbul Hatırası" romanı polisiye roman merakıma rağmen, içindeki İstanbul tarihiyle beni kendine bağladı. 560 sayfalık romanı beş günde okuyup bitirmem belki de bu yüzdendir.

İstanbul'a sevdalı olanların satırlarımı daha iyi anlayacağını biliyorum. Bu sevdayı anlayamayanlar için söyleyebileceğim tek şey ise "üzgünüm, başka İstanbul yok" olabilir sadece.


6 Eylül 2012 Perşembe

Hayatımızın Son Günü


Bugünün dünyada son gününüz olduğunu düşünün... Ne yapardınız? Belki kiminiz son saatlerini sevdikleri, ailesiyle geçirirdi; kiminiz dua eder, affedilmeyi dilerdi. Bazılarınız son dakikalarda yanında sevgilisi ya da en yakın arkadaşı olsun isterdi.

Bir kısmınız ormanda dolaşır, doya doya güneşin batışını, yıldızları seyrederdi; en sevdiği yemeği hazırlar dostlarını çağırırdı. Bir kaçınız en çok olmak istediği yere gider orada son anı beklerdi. Peki, bunları yapmak için hayatınızın son günü mü olması gerekiyor?... Ben artık hiçbir şeyi ertelemiyorum.

5 Eylül 2012 Çarşamba

Nazlı Emirgan


Güzel bir eylül günü, Baltalimanı ve İstinye arasında kalan, Sarıyer'in ilçesi Emirgan'a doğru yola çıktım. Beşiktaş, Ortaköy, Kuruçeşme, Arnavutköy, Bebek, Rumeli Hisarı ve Baltalimanı'nı geçtikten sonra Çınaraltı durağında mola verdim. Girişte beni Şerifler Yalısı ve çay bahçeleri karşıladı.


Oluşan betonlaşmaya bakıp üzülsem de, denizden gelen o güzel esintiyi ve kokuyu duyunca  keyfim yerine geldi. Boğaz'ın her semti insana bu güzel şehrin güzelliğini tekrar tekrar anlatıyor.


Tarihi çınardan yukarı döndüğünüzde (Muvakkit Caddesi) hemen sağda Şehzade Mehmet Çeşmesi'ni görüyorsunuz. Sultan I. Albülhamid çeşmeyi eşi Hümaşah Hatun ve oğlu Şehzade Mehmet için yaptırmış.



Biraz sahilde balık tutanları izleyip, ciğerlerimi mis gibi boğaz havasıyla doldurduktan sonra öğle yemeği için Kardeşim Mantı'ya gittim. Muvakkit (muvakkit güneşe bakarak namaz saatlerini söyleyen kimse demekmiş) Caddesi'nden yukarı döndüğünüzde polis karakolunun karşısında ufak ama şirin bir yer. Sahibi Nadire Hanım aslen Malatyalı, oğlu Hasan Bey'le birlikte bu farklı yerde değişik lezzetler sunuyorlar misafirlerine. İkisi de çok sıcak ve ilgili.


Mekanın içi yıllar boyunca birikmiş anılarla dolu. Eski fotoğrafların bazılarının hikayelerini Nadire Hanım'dan dinledim. Bir gün daha fazla zaman ayırıp her şeyin hikayesini dinlemeyi istiyorum. Büyük dedenin, anne babanın ve kendi çocukluk fotoğrafları mekanın duvarlarını süslüyor. Bir köşede eski zamanlara ait bir büfe üstünde bir radyo, diğer köşede kimbilir zamanında ne şarkılar çalarak ruhları dinlendirmiş bir gramofon...


Menüden mantıyı seçip bahçedeki masaya kuruldum. Mantı geldiğinde masada kapalı kaplar içinde hazır bulunan baharatlardan, sarımsak ve toz halinde cevizli özel bir karışımdan tabağınıza alıp afiyetle yiyorsunuz. Yanında ev yapımı lahana turşusu ve Bolu'dan gelme lezzetli bir ekmek eşliğinde.


Mekandan teşekkür ederek ayrıldıktan sonra Emirgan'a gidip yapılması gereken en önemli şeyi yapmak için bir kafeye oturdum. Boğaz'ın güneşle oyun oynayan dalgalarına, geçen teknelere, gemilere bakarak; rüzgarın getirdiği o güzel kokunun tadını çıkararak çay içmek. Günün ilerleyen saatinde eve dönerken, henüz bazı şeyler yok olmadan bu güzelliklerin keyfine varabildiğim için kendimi şanslı hissettim.