26 Şubat 2013 Salı

Fatma

Koyu siyah saçları yüzünün iki yanından omuzlarına kadar uzanıyordu. Yüzünde en dikkat çeken şey düzgün siyah kaşlarıydı. Ağzının ve gözlerinin kenarındaki kırışıklıklar, zor hayatına rağmen hep gülümsediğinin kanıtıydı. Buralar için geç sayılacak bir yaşta, on sekiz yaşında evlenmişti. Kervansaraylar arası ticaret yapan kocası ilk kızı doğduktan bir yıl sonra, bir gece pusu kurularak öldürülmüştü. Hırsızlar bütün malını ve parasını alıp, onu öylece yol kenarında bırakmışlardı. Köye haberi geldiğinde aşiret büyük üzüntü yaşadı. Eşinin ölümü Fatma'nın da kaderinin değiştiği anlamını taşıyordu. Töre gereği kayınbiraderiyle evlendirildi. Fatma bir yandan köy işlerine koşuyor, ot getirip götürüyor, öte yandan da peş peşe doğan yedi çocuğuyla ilgilenmeye çalışıyordu. En küçükleri annesiyle ot biçmeye gidiyor, o diğer kadınlarla çalışırken tarlanın bir köşesindeki ağacın altında oturuyordu. Ara vermelerine izin verdiklerinde hem onu kontrol eder, hem de buz gibi yayla suyuyla dolu testiden kana kana içerdi. Bazen küçük oğlunu alıp babasını ziyarete gidiyordu. Dede torununun saçını okşar, her zaman yaptığı gibi şiirler okumaya başlardı. Bu şiirler sadece hafızasına yazılı şiirlerdi.  Onlarda bazen uçsuz bucaksız ovalar, yöreye ait çiçekler, bazen de kavuşamamış aşıklar olurdu. Fatma bütün çocuklarını severdi ama en küçüğünü bir başka severdi. Onun da kendisi gibi simsiyah gür saçları, sevgiyle bakan gözleri vardı. Güldüğünde bambaşka bir çocuk olur yaşından daha büyük görünürdü. Çocuklarının çoğu büyümüş, kızları ve iki oğlu evlenmiş, kendi ayakları üstünde durmaya başlamıştı. Fatma en küçük oğluna sürekli okumasını söylüyordu. Köyün hemen bütün gençlerinin aklında İstanbul'a gitme sevdası vardı, bu oğlunun o sevdaya kapılmasını istemiyordu. Fatma kırk dört yaşına girdiği yıl sık sık hastalanır oldu, karın ağrıları çekiyor, ağrılar sırtına doğru yürüyordu. Bu ağrılar uzun sürmeye başlayınca onu Van'daki hastaneye götürdüler. O zaman ciddi bir hastalığı olduğu anlaşıldı. Böbreklerinin biri tamamen iflas etmişti, diğeri ise yüzde on oranında çalışıyordu. Doktorlar ameliyat olmasını söylemişti. Aile daha büyük bir hastaneye götürüp emin olmak istedi, Ankara'ya gelişi böyle gerçekleşti. Hastanenin camından bahçeye bakarken, evinden, köyünden çok uzakta ve buralara ne kadar yabancı olduğunu düşündü. Belki de hastalanmasına neden olan o toprakları çok özlüyordu ve artık evine dönmek istiyordu. Çocukları uygun olan böbreklerini vermek istemişler reddetmişti. Bu dünyada göreceğini görmüştü zaten, kırk dokuz yıl onun için yeterince uzundu. Tek isteği sabah uyandığında köyünün havasını kokluyor olmaktı. Bugün fazla ayakta kalmıştı, dinlenmeliydi. Sabah doktora kesinlikle eve dönmek istediğini söyleyecekti, onu zorla burada tutacak halleri yoktu ya. Yatağına uzandı, verilen ilaçların etkisiyle kısa sürede uykuya daldı ve güzel bir rüya görmeye başladı. Köydeydi, evlerinin önünü süpürüyordu, güneş pırıl pırıldı. Özlediği o havayı ciğerlerine çekip, hep yaptığı gibi gülümsedi. Arkasından oğlunun geldiğini duymadı, kendisine sarılmış "anne, anne" diyordu. Sonra sesi azaldı duyulmaz oldu, hiç bir şey duymuyor, hiç bir şey hissetmiyordu. Ne elini sıkıca tutup ağlayan oğlunu, ne de odaya koşan doktor ve hemşirenin ayak seslerini...

25 Şubat 2013 Pazartesi

Selim

Hatırlamaya çalıştım. Zihnimde ilk beliren bir noktaydı, bir ışıltı. Uzun boylu ve yakışıklıydı ama ilk dikkatimi çeken gözlerindeki o ışıltıydı sonra gür kirpikleri. Uzun yüzü, düzgün bir burnu vardı. Gözleri ne kadar pırıl pırıl mutluluk ifade ediyorsa, sıkı sıkıya kapatılmış gergin ağzı o kadar mutsuzluğu çağrıştırıyordu. İçimden belki çelişkilerle dolu zor bir hayatı vardır diye düşündüm, belki de söylemek isteyip de söyleyemedikleri. Başını kaldırdı. Merhaba ya da iyi günler demesini bekledim. Ama o "evet" dedi "çoğu zaman susuyorum". Başını eğmiş kavuşturduğu uzun parmaklı ellerine bakıyordu. Sonra birden "anneme tapardım" dedi ve orada yokmuşum gibi konuşmaya başladı. Sanki düşünceleri, anıları arasında sesli bir gezintiye çıkmıştı. İlk randevusunda yarım saatte bir onun, bir sorun olup olmadığını sormak için arayışını; evdeki kaşıkları, insanın üstünde kendini görecek kadar parlatmasını anlattı. Çok uğraşmasına karşılık hiç bir işte dikiş tutturmayı beceremediğini ama evde hep sığınacak bir limanı olduğundan söz etti. Önemli önemsiz pek çok şey dudaklarından dökülürken onun hakkında kafamda bir şeyler oluşmaya başlamıştı. Kesinlikle iyi kalpli biriydi, belki biraz tembel, çocukluğunda fazlaca korunmuş bir çocuk. Ama en öne çıkan özelliği bağlanma korkusuydu. Hayatına giren bir kaç kadını anlatırken, onları gerçekten sevip sevmediğini merak ettim. Dakikalar sonra sözcükleri anlaşılmaz bir hale dönüştü, adeta mırıldanıyordu. Benim varlığımı unutmuş, kendi kendine konuşur gibiydi. Zaman zaman yüzünde, yarı mutlu, yarı hüzünlü bir gülümseme beliriyordu. Sesi fısıltı halini aldı sonunda duyulmaz oldu. Durdu ve bana ilk kez görüyormuş gibi baktı. İçimde nedenini tam olarak kestiremediğim bir sıkıntı hissettim. Ellerini dua eder gibi birleştirdi, dudaklarına götürdü. Sanki boğazına bir şey düğümlenmiş gibi yutkundu. Bir şey söylemek ister gibi ağzını açtı, omuzları çöktü, bütün enerjisi yok olmuştu. Ağır ağır eğilip, dizlerinden yere düşen montunu aldı, kalktı. Hoşça kal der gibi baktı, ağaçların arasında kıvrılarak uzanan yolda yavaşça yürüyerek uzaklaştı ve sonunda kayboldu. Yerdeki cebinden düşürdüğü katlanmış kağıdı o zaman fark ettim. Açtım. Altı ay öncesine ait bir vefat ilanıydı. "..........'nin annesi Ayfer Göreli Hakkın rahmetine kavuşmuştur....... son yolculuğuna uğurlanacaktır

24 Şubat 2013 Pazar

Tim Show Center, Rus Devlet Balesi


Tim Show Center Türker İnanoğlu'nun 2005 yılında hayata geçirdiği bir proje. Merkezde 1800 kişilik bir gösteri, dört sinema, birer tiyatro ve toplantı salonu, cafe, bar, restaurant, 600 araçlık bir otopark bulunuyor. Mekan yılda 450 bin kişinin ziyaret ettiği bir eğlence ve kültür merkezi.


Dün gece bu merkezde Avrupa'nın en iyi bale topluluğu Rus Devlet Balesi'ni izledik. Otuz kişilik grup sahnede on ayrı bale eserinden bir kolajla karşımızdaydı.


Girişi Kuğu Gölü'yle yaptılar. Şehrazat, Esmeralda, Karnaval Dansı, Fındıkkıran, Harlequinade, Lady ve Holigan, Karabaş Tiyatrosu gibi eserlerden bölümler sergileyip, yine Kuğu Gölü ile iki perdelik gösteriyi bitirdiler.



Cuma günü gösteriye bilet bulamadık, Cumartesi 1800 kişilik salon yine doluydu. Topluluk Pazar günü son iki gösterisini yapacak. Kolaj eserlerin seçimi başarılıydı, kostümler harikaydı. Sanatçılar neden bol ödüllü olduklarını çok iyi sergilediler ve bol alkış aldılar.




Bilet fiyatları 100,80,70,50 olarak belirlenmiş. Tim Show Center Büyükdere Caddesi'nden, Maslak'tan Sarıyer'e doğru giderken, İTÜ Kampüsü'nü ve askeri bölgeyi geçtikten sonra sağda.


23 Şubat 2013 Cumartesi




İstanbul deyince aklıma martı gelir
Yarısı gümüş, yarısı köpük
Yarısı balık, yarısı kuş
İstanbul deyince aklıma bir masal gelir
Bir varmış, bir yokmuş...

Bedri Rahmi Eyüboğlu

13 Şubat 2013 Çarşamba

Biri Sabırsızsın mı Dedi

Bir arkadaşım bugün bana "çok sabırsızsın" dedi, ona "emin misin, bir daha düşün" dedim. Elektronikle aram sadece bilgisayar kullanacak, iki blog, bir sanat sayfasını güncelleyecek, Facebook, Twitter'ı takip edecek, bazı zamanlar fotoğraf ve yazı ekleyecek düzeyde.

Yıllardır bize hizmet eden yazıcı, önce garip sesler çıkarmaya, kağıtlarla beslenmeye  sonra kartuştaki boyayı benim titizliğime inat akıtmaya başladı, biraz can çekişti ve nihayet onu uğurladık.

Bu uğurlama yaşanalı aşağı yukarı bir ay kadar oluyor. Tabii yeni yazıcı arayışlarına geçtik, düzelteyim geçtim, çünkü sandığım gibi bu araştırmalarda oğlum yanımda değilmiş. Konuyu çok anlamadığım, satın almaya kalksam büyük olasılıkla kandırılacağım için on gündür ondan yardım talep ediyorum. Talep etmek kelimelerini eski kelimelere merakımdan yazmadım, hatta arz ediyorum desem daha doğru olurdu belki.

O şu anda evde bir kral edasında dolaşmakta, (yoksa hep mi öyleydi) her zamanki gibi meşgul, bana sadece "tamam anne" diyor.

Sanırım çok sabırsız biri sayılmam ve şu an neden "bilgi güçtür" dendiğini çok iyi anlamış durumdayım.

3 Şubat 2013 Pazar

Kahve Bisküvi Kardeşliği


Doktorumun sözünü dinliyorum, bir haftadır abur cubur yemeyi bıraktım, ama Pazar ödül günüm ve kahvemin yanında iki bisküvi yiyebilirim. İstanbul bugün güneşli, sanırım lodos yüzünden, hava çok güzel ve biraz balkon keyfi yapma niyetindeyim. İstanbul'un her mevsimini seviyorum ama baharı özledim. Şimdi kahvemi yudumlayıp güzel havayı içime çekme zamanıdır.