28 Ekim 2013 Pazartesi

Ömer (üçüncü bölüm)

Sadece saçları yüzünden vurulduğu kadını düşündü. Kibar, düşünceli, yakışıklı sayılabilecek bir erkekti, üzerindekiler pahalı giysiler olmasa da temizliğine dikkat eder, ütüsüz giysilerle sokağa çıkmazdı. Onu bir kaç kez sinemaya, yemeğe götürdü, bir gece de Cihangir'de kiraladığı evde misafir etti. Her şeyin yolunda olduğunu düşünüyordu, mutluydu ama sevgilisi hiç haber vermeden ortadan kayboldu, telefonla da ulaşamadı. Üç hafta sonra İstiklal'de büfeden sigara alıyordu onları gördü. Her zamanki gibi hoş görünüyordu, yanındaki adama baktı... para herkesten daha yakışıklıydı...

Hastaneye ulaştığında saat dokuzu biraz geçiyordu. Özel bölüme geçip hemşireye günaydın dedi, on gündür gelip gittiği için artık kimlik soran yoktu. Sağda camın yanındaki yatağa doğru yaklaştı, arkadaşında hiç bir değişiklik yoktu, bir kaç makineye bağlı bir halde, öylece derin bir uykuda yatıyordu. Camdan vuran güneş ışığının aydınlattığı yüzünde, bütün yüklerini sırtından atmış gibi huzurlu bir ifade oluşmuştu. Kendine gelse hayatının sonuna kadar ona küfretse razıydı.

İki gol atmış maçı garantiye almışlardı, arkadaşı birden yere düştü, karşılaşma durdu, onu sahadan çıkardılar hastaneye yetiştirdiler. O günden beri kendini bilmeden bu odada yatıyordu. Ömer öğlene kadar onun başında bekliyordu, öğlende görevi ailesine devrediyordu. Geçen sene onu neredeyse evlendiriyorlardı, "iyi ki evlenmemiş, başında bir kişi daha üzgün bekleyecekti" diye aklından geçirdi. Düşündüklerini bilse ondan yine okkalı bir küfür yerdi.
Saat on ikiyi gösterdiğinde aile birer birer odaya girmeye başladı. Ömer arkadaşının annesi Emine teyzenin elini öptü, bir kaç klasik cümleden sonra onu ailesine emanet edip çıktı. Çıkarken her zaman yaptığı gibi dönüp yataktaki genç bedene baktı.

Güneş dışarıda şehirde hiç bir sıkıntı yokmuşcasına inadına  pırıl pırıl parlıyordu. Antremanı yoktu, sahile indi, denizden esen rüzgara yüzünü verdi, bir çay söyledi. Çayı henüz yarım olmuştu telefonu çaldı, açtı, dinledi, arkadaşı savaşı kazanamamıştı. "Geliyorum" dedi, kalktı " bu gerçekten ..ktan bir hayat" diye denize doğru haykırınca bir kaç martı uçuştu. Tıklım tıklım minibüste kendine ayakta bir yer bulduğunda telefonu tekrar çaldı. Telefonda annesi sevinçle bağırıyordu. "Dayı oldun Ömer, dayı oldun!"
Güneş bu mevsimden beklenmeyecek bir şekilde hala gökte parlıyordu...


Ömer (ikinci bölüm)

Böyle anlarda şehrin kendisini kabul ettiğini hissederdi, onunla yakın bir arkadaş gibi kolkola girip caddelerde gezdiğini düşünürdü. Hiç uyumayan bu şehirde her gece ne paralar savrulurdu, insanlar ne eğlenirdi ve sokaklar ne tehlikeli olurdu.
Kardeşi kadar yakın takım arkadaşıyla hayatları üzerine konuşurlardı bazen. Arkadaşının ağzı oldukça bozuktu, hemen her şeye küfrederdi, ..ktan bir hayatları olduğunu söylerdi sık sık. Ömer "şükür" derdi, bir kaç biradan sonra arkadaşı ona da küfrederdi bu kadar kaderci olduğu için.

Şükretmek kaderci olmak mıydı, Ömer emin değildi. Onun geleceğe ait hayalleri hep ailesi ile ilgiliydi, onlara bol güneş alan bir ev alma hayali bazen rüyalarına giriyordu. Bütün aileyi yeni bir evde görüyordu, dedesi, anneannesi, annesi, kardeşi, dayılar, teyzeler, hatta bir de yabancı adam.  Belki de o hiç tanımadığı babasıydı. Otuz iki yaşındaydı, şu ana kadar hiç tatil yapmamıştı. Yazın kazandığı, biriktirdiği parayla ailesini Çınarcık'a gönderiyordu, orası nispeten hesaplı sayılırdı. Bir gün İstiklal'de yürürken birden mikrofon uzatan genç bir muhabir ona hayallerini sordu. Ömer yine ailesi için isteklerini sıraladı. Genç kız "ya kendiniz için" diye sorduğunda ne diyeceğini bilemedi, kendisiyle ilgili hayal kurmayı unutmuştu. Kısa bir suskunluktan sonra kelimeler ağzından döküldü:
- Sadece beni böyle kabul eden bir sevdiğim olsun isterdim.

Rüzgarlar artık daha sert esiyordu, Aralık'ın sonlarına yaklaşıyorlardı. Yere düşen sarıdan kızıla dönen yapraklı yol boyunca düşündü. Kışın bütün maddi yüküne karşın serin yağmurlu havaları severdi, bakımlı genç kızların, kadınların saçlarının uçuşuna takılır kalırdı.
(devam edecek)

Ömer

Bir kaç köpekten başka dolaşan olmayan, henüz uyanmamış mahallesinin bozuk yolunu adımlarken sabahın ayazı içine işliyordu. Sabah erken kalkmak zor gelmiyordu, evden herkes uyurken çıkmaktı zor gelen, kendisini uğurlayan kimsenin olmayışına içerliyordu. On gündür erkenden yola düşüyordu, semtin sembolü olan dev mısır heykelinin yanından geçti, sola döndü, minibüs duraklarına doğru yöneldi...

İki yıldır semtin amatör ligde mücadele eden futbol takımında, orta sahada top koşturuyordu. Annesiyle birlikte evin geçimini üstlenmişlerdi. Kalabalık bir ailede büyümüştü, dayılar, teyzeler, hep bir aradaydılar. Şu anda dedesi, anneannesi ve annesiyle yaşıyordu, kardeşi bir buçuk yıl önce evlenip evden ayrılmıştı, kısa bir süre sonra dayı olacaktı. Annesi o üç yaşındayken boşanmış, kısa bir süre sonra babası vefat etmişti, dedesi ve dayıları hatırlamadığı babasının yerini tutmaya çalışmışlardı.
Odasında ise ufak bir kedi ailesi yaşıyordu, baba, anne bir de oğul, bütün imkansızlığa rağmen onlara en iyi cins mamadan alıyordu. Küçüklüğünden beri sessiz bir çocuktu, geç konuşmuştu, hayvanlarla arası hep daha iyi olmuştu. Mahallede yağmurda ıslanmış bir kediyi, bacağını araba ezmiş bir köpeği eve getirir, iyileştirip özgür bırakırdı. Evin çatısında o yıllardan beri Mardin güvercinleri besliyordu.

Yağmurlar başladığında mahallenin yolları yürünmez olur, pek çok evin alt katını su basardı. Politikacılar gelip gitmiş, sözler vermiş, bir kaç açılış yapılmış, iş makinaları çalışmaya başlamıştı. Ama şu ana kadar fazla değişen bir şey olmamıştı, işçiler de ortalıkta görünmüyordu artık.
Ailesi Trakya'dan hayalleriyle birlikte göçmüştü ve pek çokları gibi hayal kırıklıklarıyla yaşıyorlardı bu büyük şehirde. Bu eşsiz şehir bir o kadar da acımasızdı, en azından onlar gibi olanlar için. İki ayda bir Cihangir'de bir günlüğüne daire kiralıyordu. Taksim'de dolaşıyor, sonra hava güzelse evin balkonundan, değilse pencerenin önüne bir sandalye çekip, aldığı biraları içerken caddeyi, gelen geçenleri izliyordu.
(devam edecek)

9 Ekim 2013 Çarşamba

Gap Turu Gaziantep (son gün)


Gaziantep, Mezopotamya ve Akdeniz arasındaki bereketli topraklarda kurulmuş. Tunç çağından başlayarak pek çok medeniyet bu topraklardan geçmiş bu nedenle Gaziantep, uygarlık tarihine yön veren bir şehir.


Kentin ekonomisi güçlü. Şehirde bir yanda alışveriş merkezlerini, modern binaları görüyorsunuz diğer yanda eski Antep çarşılarını.


Öğlen yemeğinin ardından bir sedef imalathanesini gezdik ve konuyu uzmanından dinledik.


İkram edilen zahder çaylarını içtikten sonra, Medusa Cam Eserler Müzesi'ne gittik, toplu fotoğraf çekiminden sonra serbest zamanda eski çarşıyı, Gümrük Han'ı gezdim, Gümrük Han'da ilginç bir kahve yapıyorlar. Kahve fincanda pişiyor ve yarısı açık renk yarısı koyu renk, içtiğinizde de tadları farklı, ama ben kahvemi Tahmis Kahvesi'nde içtim, menengiç kahvesi, öğrendiğime göre Tahmis, kahve dövülen yer demekmiş. Ben yiyemedim ama Gaziantep'in bir de katmeri var, içinde kaymak ve fıstık bulunuyor, şehri ziyaret edenler için güzel bir tad. Daha sonra İmam Çağdaş'ta arkadaşlarla buluştum, hep birlikte kalenin yakınındaki kahvede otobüs saatimizi bekledik.


Havaalanında işlemlerimiz bitip dönüş uçağımıza binerken herkes "iyi ki bu tura katılmışız" diyordu. Çok erken saatlerde güne başlamış, binlerce yol katetmiştik ama rehberlerimiz sayesinde öğrendiklerimiz, gördüklerimiz, çektiğim yüzlerce fotoğraf, aldığım notlar, tadına baktıklarımız her şeye değmişti.


Kendi adıma konuşmam gerekirse yüzyıllara meydan okuyan eserlere hayran kaldım, bir şehirde kırmızı ışıkta duran arabalara yaklaşıp dilenen kadını görünce üzüldüm, krallıkların hikayelerini dinlerken insanın hırslarının, kibrinin aslında hep aynı olduğunu bir kere daha gördüm, aşkın gözleri nasıl kör ettiğini, erkeğin ve kadının zayıflıklarının hiç değişmediğini, kısaca tarihin bizi bize anlattığına bir kez daha şahit oldum. Mardin'in farklı dinlerin bir arada nasıl yaşayabileceği konusunda verdiği ders, bu gezinin önemli derslerinden biriydi. Farklılıkların bir şehri nasıl zenginleştirdiğine hepimiz şahit olduk. Dilerim uzun yıllar hep barış içinde yaşarlar ve diğer yerler de bu güzel şehir gibi örnek olurlar.

8 Ekim 2013 Salı

Gap Turu Zeugma Mozaik Müzesi


Zeugma Antik Kenti M.Ö 300 de Büyük İskender tarafından kuruldu, Romalı komutan Pompeius, kenti Kommagene kralı I. Antiachos'a verdi, adı köprü anlamına gelen Zeugma oldu, M.S 256'da Sasaniler kenti ele geçirdi ve yakıp yıktı. Birecik Barajı suları altında kalacak bölümün çoğu kurtarılarak Gaziantep Arkeoloji Müzesi'ne taşındı. Müzede şu anda gördüğümüz kalıntıların yüzde otuzu, kazı çalışmaları halen devam etmekte.



Antik kent Nizip ilçesi, Belkıs Köyü sınırları içinde yaklaşık 20 dönümlük bir alanı kaplıyor. Zeugma 80 binlik nüfusuyla döneminin en büyük kentlerinden biriydi.





Antik kentte bulunan 100 bin mühür baskısı ayrıca Türkiye'ye dünya rekorunu getirdi.





Kazılarda bulunan Roma villalarının tabanlarını, havuz tabanlarını süsleyen rengarenk mozaikler sanat harikası. Mozaiklerdeki taşların hepsi doğal renkelrinde, hiç bir boya maddesi kullanılmamış. Kazılar tamamlandığında Zeugma Müzesi dünyanın en büyük mozaik müzesi olacak.





Zeugma'da bulunan diğer önemli bir eser, bronz bir Mars (Ares) heykeli. Sadece duvar resimlerinin bakımları için 100 milyar lira harcanmış ve 7 ay uğraşılmış. Müzenin şu anki halini alması bile büyük emek ve büyük paralar gerektirmiş.




Fotoğraflar çok düzgün olmadığı için üzgünüm çünkü kısa zamanda adeta koşarak çekilmiş fotoğraflar. Müzede rehberimizin çabasıyla Zeugma ile ilgili bir kısa film de izledik ve müzede sadece Çingene Kız Mozaiği karanlık bir odada sergileniyor, tek sıra girip flaşsız fotoğraf alabiliyorsunuz. Müze çıkışında hediyelik eşya satan bir mağaza var oradan da dilerseniz alışveriş yapabilirsiniz, örnek olması açısından bir magneti 4 liraya aldığımı söyleyeyim.

Gap Turu Kahramanmaraş


Sabah kahvaltı sonrası yine düştük yollara, bu kez istikamet Kahramanmaraş, dondurma yemeğe Yaşar Pastaneleri'ne gidiyoruz. Sabahın bu saatinde dondurma yemek önce garip gelse de, tahmin edebileceğiniz gibi dondurma o kadar lezzetliydi ki, bu dondurma günün her saatinde yenebilir dedim.



Bazı arkadaşlar baklavanın da tadına baktılar ve tam not verdiler. Rehberimiz bir saatlik serbest zamanımız olduğunu, çarşıyı gezebileceğimizi söyledi, otobüsten inip Maraş'ın sokaklarına dağıldık. Yolumun üstünde Maraş çöreği satan bir dükkan vardı, hem tadına baktım hem fotoğrafladım. Yolda bir hanımdan kapalıçarşının yerini öğrendim, beş dakika sonra oradaydım. Bakır eşya satanla kuyumcu, baharatçıyla yün satan yanyanaydı.




Hele aşağıdaki fotoğraftaki dükkanı görünce gözlerim kamaştı, kırmızıyı severim ama... neyse




İstiklal Madalyası sahibi tek şehir olan Kahramanmaraş'ın çarşısını çabuk adımlarla bitirdim, daha otobüs saatine vardı. Sola döndüm bakırcılar çıktı karşıma, sonra tekrar sola döndüm sonra sağa, o semerci birden karşıma çıktı. Böyle bir sürprizi hiç beklemiyordum. Fotoğraf için izin istedim.



Bir kaç kare çekip, sokakta biraz daha ilerledim. Arkamdan bir ses "nerden geliyosun" döndüm, ayakkabı tamir eden yaşlı bir amca, 91 yaşında olduğunu söyledi, fotoğrafınızı çekebilir miyim dedim, "otur çay söyliyim" dedi. Kullandığı aletlerin adını söylerken çayım geldi. Otobüs saati dedim, teşekkür ettim kalktım.



Kulağıma gelen sesleri takip ederek, demircileri, bakır kalaylayanları buldum. Köşede fotoğrafımı çek diye bekleyen birini de.





Sonunda anladım ki kayboldum. İlk gördüğüm kişiye Yaşar Pastaneleri'ni sordum, neyse ki çok uzakta değildim. Otobüse binip çektiklerime bakarken, şehrin bana yaptığı güzel sürprizi düşünüyordum.




Gap Turu Mardin


Turumuzun beşinci gününde Gaziantep Hilton'dan kahvaltı sonrası çıkışımızı yapıyoruz ve Mardin'e doğru yolculuğumuz başlıyor. Mardin turun en önemli duraklarından biri, adını Süryanice büyük hisar anlamına gelen "merdo" kelimesinden almış. Kent Mezopotamya'dan geçen ünlü İpek Yolu üzerinde bulunuyor ve yüzyıllar boyunca Araplar, Moğollar, Mısırlılar tarafından işgal edilmiş. Baskın dil Arapça. Mardin evlerinde, cami ve medreselerdeki taş işçiliği görülmeye değer. Şehrin dar sokaklarında eşekler çalışıyor, çöpleri bile belediyenin kadrolu eşekleri topluyor. Mardinliler evlerinin damına güvercin sevgileri nedeniyle buğday koyuyor.







Yol boyunca yine o üst üste konan taşları gördüm, rehberimize bunların özel bir anlamı olup olmadığını sordum. Ailesinde hasta olanlar bunu yaparak hastanın iyileşmesini dilermiş, bu taşları bozanın ise hastalığa yakalanacağına inanılırmış.


Mardin sokaklarında kilisenin yanında cami, manastırın bir sokak altında medrese bulunuyor. Her din hoşgörü ve barış içinde yaşıyor.  Mardin Ulu Cami ve Şehidiye Medresesi de görülmeye değer. Mardin'de çarşıdan mücevher dışında yabani fıstık yağından yapılmış bıttım sabunu, cevizli sucuk ya da badem şekeri alabilirsiniz. Bir de çarşıda torbalar içinde kavrulmuş ekmek ve şehriye satılıyordu, bana ilginç geldi.




Eski Mardin evleri özel bir yapıya sahip, Birinin çatısı diğerinin terası olacak şekilde yapılmış. Kapıların üzerinde iki tokmak var, biri kadınlar diğeri erkekler için. Kapıyı çalan kadınsa kapıyı kadın, erkekse erkek açarmış. Evlere akrepten korunmak için muskalar asılmış ve hava akımını sağlamak için evlerin altlarına geçitler açılmış, bunlar aynı zamanda diğer sokağa kolay geçişi sağlıyor.


Mardin Kalesi kayalık bir zemin üzerinde, Mezopotamya topraklarına hakim bir şekilde yükseliyor. 975-976 yıllarında yapılmış, ovadan 1200 metre yükseklikte, genişliği 30-150 metre.
Güneydoğu Anadolu platolardan oluşuyor, Dicle ve Fırat nehirleri bu platoları suluyor. Gap projesiyle, barajlar ve yapılan yatırımlar sonuçlarını vermeye başlamış, bölgenin çehresi değişmeye başlamış.



Bağdadi'deki yemekten sonra Mardin'in labirenti andıran sokaklarında dolaştık, Mardin Müzesi'ni gezdik. Bir kısmımız rehberimizle kaleye doğru geziye devam etti, biz çarşıda kalmayı tercih ettik. Mardin'den ne alınıra gelince, telkari denen takılar, el yapımı ayna, tepsi, kilim, halı, tahta oymacılığı eşyalar, şahmeranlı bakır tabak, baharat, şallar, kuruyemişçilerden farklı tatlar alınabilir.


Yemek olarak, sembusek(kapalı lahmacun), kaburga dolması, kebaplar, kuzu incik, peynir helvası, mahluta(mercimek çorbası) yenebilir. Cumhuriyet Meydanı'ndaki kahvede asir adında soğuk bir içecek yapıyorlar. İçinde meyan kökü, tarçın, zencefil, limon kabuğu rendesi ve değişik baharatlar var. Sıcak havada serinlik veren lezzetli bir içecek, öneririm. Başka bir önerim, Ulu Cami karşısındaki Mezopotamya Otantik Cafe, burada kahvenizi içerken Mezopotamya manzarasını izleyebilirsiniz. Mardin'e gitmek için en uygun zaman İlkbahar ve Sonbahar. Bütün bir gün Mardin'deyiz diye sevinmiştim ama oraya gittiğimde gördüm ki Mardin'i tam olarak tanımak için bir gün yetmiyor, umarım bir daha görme şansını yakalarım.