26 Temmuz 2014 Cumartesi

Anadolu, Büyük İskender Devri, Pergamon Krallığı, Roma İmparatorluğu, Bizans İmparatorluğu

                   Büyük İskender, İstanbul Arkeoloji Müzesi'ne gittiğimde çektiğim fotoğraf

Üç tarafının denizlerle çevrili olması, olumlu  iklim koşulları, verimli toprak ve bol su nedeniyle, Anadolu toprakları tarih boyunca, medeniyetleri kendine çekmiştir. Pers Krallığını yenen Büyük İskender, Makedonya'dan Hindistan'a kadar uzanan büyük bir İmparatorluk kurmuştu. O zamanki dünyanın yarısını 13 yılda fethetmişti, fakat hükümdarlığı kısa sürdü, 33 yaşında iki hafta süren ateşli bir hastalıktan sonra Babil'de öldü. Tarih kitaplarının bazısında sıtmadan, bazısında batı Nil virüsünden, ya da zehirlenerek öldüğü yazar, bugün bile ölüm nedeni kesin olarak belirlenmiş değil.


İskender'in ölümünden sonra imparatorluk parçalanır ve pek çok krallık kurulur.
Kuzeybatı Anadolu'da Bitinya Krallığı
Karadeniz kıyısında Pontus Krallığı
Orta Anadolu'da Kapadokya Krallığı
Batı Anadolu'da Bergama Krallığı
Bu krallıklar içinde en dikkate değer Pergamon (Bergama) Krallığı'dır. Bergamalılar koyun ve keçi derisinden parşömen kağıdını bulan medeniyettir. 2014'tePergamon kenti Unesco Dünya Mirası listesine girmiştir. Fakat yine Bergama ile üzücü bir olay vardır. Alman yol mühendisi "arkeolog" Carl Humann, Bergama'da yapılan kazıda ortaya çıkan Zeus Sunağı'nı, 2. Abdülhamid'in izniyle, parça parça Berlin'e taşımıştır.
Yukarıdaki fotoğrafta sunağın boş kalan yerini ve Berlin Müzesi'ndeki Zeus Sunağı'nı görüyorsunuz.


Maalesef, alt tarafı taş diyen zihniyetler yüzünden, bugün pek çok önemli eser yurt dışındaki müzelerde sergileniyor, ziyaretçi akınına uğruyor. Yukarıda Louvre Müzesi'ndeki Üç Güzeller Mozaiği.


                                                British Müze'deki Nereidler Anıtı


                                         Berlin Müzesi'ndeki Milet Agora Kapısı


İstanbul Bozdoğan Kemeri ve Antalya Aspendos Tiyatrosu, M.Ö 1. yy.da kurulan Roma İmparatorluğu'nun günümüze kadar gelebilen önemli eserlerinden. Yazılı kanunları bugünkü Avrupa hukukunun temellerini oluşturur ve imparatorluğun kuruluşuyla Ortaçağ başlamış olur.


                                                       Ayasofya, Yerebatan Sarnıcı

375 yılında Kavimler Göçü'yle başlayan karışıklıklardan sonra Roma İmparatorluğu doğu ve batı diye ayrılır ve 476 yılında Bizans İmparatorluğu kurulur. Ayasofya, Yerebatan Sarnıcı, Aya İrini, Binbirdirek Sarnıcı, Bizans'tan günümüze kadar gelen eserlerdir ve Bizans İmparatorluğu 1453'de Fatih Sultan Mehmed tarafından yıkılır.


Medeniyetlerin İnsanlık Tarihine Katkıları


Mezopotamya kavimlerinden Sümerler, çok tanrılı bir topluluktu.Ülkeyi rahip krallar yönetirdi, ziggurat denilen tapınaklar yapmışlardı. Sümerlerin tarihe bıraktığı izlere bakarsak, çivi yazısını bulmuşlardı, ilk yazılı kanun Sümerler zamanında yapılmıştı. Sümerler ayrıca matematikte çok ileri gitmişti, dört işlemi bulmuş, dairenin alanını hesaplamış, çarpma bölme işlemi hazırlamışlardı.


Bir ayı 30 gün, bir yılı 360 gün olarak hesaplamışlardı. Edebiyatlarında Gılgamış Destanı, Yaradılış Destanı, Tufan Hikayesi önemlidir. Gılgamış Destanı tarihin en eski yazılı destanıdır, 12 kil tablete çivi yazısıyla yazılmıştır. Kral Gılgamış'ın ölümsüzlüğü arayış öyküsüdür. Destanın sonunda  kral ölümsüzlüğü arama çabalarının boş olduğunu, ancak büyük bir ad bırakarak, ölümsüz olunacağını kabul eder. Yukarıdaki fotoğrafta ise, Sümerlerden kalan tarihin en eski aşk şiiri görülüyor, İstanbul Eski Şark Eserleri Müzesi'nde fotoğraflamıştım.



 Babillilerin ünlü kralları Hammurabi'nin adıyla bilinen, tarihteki ilk anayasa "Hammurabi Kanunları" tabletlerini de aynı müzede görebilirsiniz, müze Arkeoloji Müzesi bahçesi içinde.


Mısır medeniyeti kuşkusuz, tarihteki en önemli medeniyetlerden biriydi. Nil Nehri'nin suladığı topraklardaki bu medeniyeti bildiğiniz gibi Firavunlar yönetiyordu. Bu tanrı krallar için günümüze kadar da gelebilen Piramitler yapılırdı.



Çok tanrılı dine inanıyorlardı, tanrıları insan ve hayvan şeklindeydi. Ekonomileri tarım, ticaret ve madenciliğe dayalıydı.



 Hiyerogrif yazısını, papirus yapraklarını yazı için kullanmayı, pi sayısını bulan da Mısırlılardı.

25 Temmuz 2014 Cuma

Maymunlar Cehennemi, Şafak Vakti



Serinin ikinci filmini (Dawn of the Planet of the Apes) bir hafta gecikmeyle de olsa izledik. Beklentilerimi karşılayan bir filmdi. Başroldeki Caesar karakterini canlandıran Andy Sarkis yine çok iyiydi. Hatırlayanlar olabilir, Yüzüklerin Efendisi serisinde Gollum'u da o oynamıştı. Film, geçen filmin kaldığı yerden değil on yıl sonradan başlıyor, güven meselesi, kimin daha vahşi olduğu sorgulanıyor. Konusu hakkında çok bilgi vermeyeyim, belki aranızda daha izlemeyenler olabilir.



Ben genelde fazla efektli filmleri izlemeyi tercih etmem ama bu filmde doğrusu efekti çok başarılı buldum. Maymun yüzlerindeki özellikle Caesar'ın yüz ifadelerinde Andy Sarkis'in oyunculuğu artı efeckt çalışması görülmeye değer.


Maymunlar Cehennemi ilk kez 1968'de sinemaya aktarıldı. O filmi de izlemiştim. Başrolü Charlton Heston oynuyordu, şu anda izlemek isterseniz çekim teknikleri açısından biraz basit gelebilir ama final sahnesi çarpıcıdır.


Maymunlar Gezegeni olarak 2001'de ikinci kez sinemalarda yer aldı. Bu kez başrolde Mark Wahlberg vardı ve ünlü yönetmen Tim Burton yönetmen koltuğundaydı.
Bu tarz filmlerden hoşlanıyorsanız, vizyondaki Maymunlar Cehennemi-Şafak Vakti görsel şölenini kaçırmayın.

23 Temmuz 2014 Çarşamba

Anadolu Medeniyetleri, Persler


Pers Krallığı M.Ö 550'de antik İran'da kuruldu. M. Ö 546 da batı Anadolu'yu (Lidya) ve doğu Anadolu'da Urartu topraklarını ele geçirdi. Babir, Mısır, Trakya, Makedonya'yı topraklarına kattılar.


Persler Mezopotamya uygarlığının en son temsilcisiydi. Batıya yönelik politikaları gereği Kral Yolu'nu inşa ettiler.


Kral yolu Efes'te başlıyordu, Sades üzerinden Gordion (Ankara) Kızılırmak'a uzanıyor, buradan Kapadokya, Fırat, Dicle'ye geçiyor, Susa'da son buluyordu.


Yol 90 gün sürüyordu, yol boyunca konaklama yerleri, krallığa ait posta istasyonları vardı.


Krallığın son zamanlarında isyanlar başladı, Mısır bağımsızlığını ilan etti.


Persler Zerdüşt dinine (Mecusilik) inanırdı, ateşi kutsal sayarlardı, çivi yazısı kullanırlardı.



Kral III. Darius zamanında Çanakkale Boğazı'nı geçen Büyük İskender, Pers İmparatorluğu'nu sona erdirdi, böylece Helenistik dönem de başlamış oluyordu.

Anadolu Medeniyetleri, Lidyalılar


                                                mühür yüzükler, bir broş ve sikkeler

Lidyalılar M.Ö 685 te Anadolu'nun batısına, Gediz ve Küçük Menderes vadileri arasındaki bereketli topraklara yerleşmiş. Görkemi, zenginliği, kültürel etkileri bugün bile bulunan eserlerde kendini gösteriyor.


Zenginliğinin sırrı Paktolos (Sart) Çayı'nda bulunan altındı. Başkentleri Sardes'e (Manisa Salihli) Kybele Tapınağı'nı yapmışlar, İkiztepe ve Aktepe kalıntılarından çok önemli eserler bulunmuştur. Bunların arasında,seramik kaplar, krem ve parfüm koymak için kullanılan lidyonlar, mühürler, sikkeler, buhurdanlıklar,sfenks heykeller sayılabilir. Kralları Karun nedeniyle, Karun kadar zengin sözü günümüze kadar gelmiştir.


Tarihte hatırlanmalarını sağlayan en büyük şey kuşkusuz sikkeyi (parayı) bulmalarıdır. Lidyalılar kral ve soylularını Friglerde olduğu gibi, tümülüs denilen tepelerin altındaki odalara gömmüş. Bulunan yaklaşık yetmiş metrelik tümülüsün kralları Alyattes'e ait olduğu sanılmaktadır.
Uygarlık M.Ö 547 de Persler tarafından yıkılmıştır. İstilaya ait şu hikaye anlatılır, Pers kralı Kyros başkent Sardes'i istila eder ve Lidya kralını odunlar üzerine bağlayarak yakmak ister, o sırada yağmur başlar. Kyros yanmakta olan şehri krala gösterip "bak şehrin yanıyor" der. Kral "istila ettiğine göre artık senin şehrin, kendi şehrini yakıyorsun" diye cevap verir.


Anadolu Medeniyetleri, Urartular

                                                        bronz tanrı heykelciği

M.Ö 1. yy. ın başında Van Gölü çevresinde kurulan medeniyetin baş kenti Tuşba idi(Van). Urartular çivi yazısı ve hiyerogrif yazısı kullandılar, seksene yakın tanrıları vardı ve maden işçiliğinde gelişmişlerdi.


En önemli tanrıları Aldi evren tanrısıydı, boğa üzerinde tasvir ettikleri Teişeba fırtına tanrısı, Şelard ay tanrısı, Suinina suların ve denizlerin tanrısıydı.


Anadolu Medeniyetleri, Likya, Frigya


Likyalılar M.Ö 3000 yılının ikinci yarısında, Anadolu'nun güneyinde Teke Yarımadası'nı kapsayan bölgeye yerleşmişler. Likya "ışık ülkesi" anlamına geliyormuş. Likya'dan günümüze pek çok kaya mezarı kalmıştır. Medeniyetin Hint-Avrupa kökeninden geldiği biliniyor. Uygarlık pek çok depremle yıkılsa da yeniden yapılanmış, tarih sahnesinden silinmesi ise Perslerin işgaliyle gerçekleşmiş.



Kökenleri Balkanlar'a dayanan Frigler, M.Ö 1200'lü yıllarda Anadolu'ya gelmiş, günümüzde Sakarya vadisinde, Eskişehir, Afyon, Kütahya'nın olduğu topraklarda yaşamışlar. Hitit İmparatorluğu'nun yıkılmasından sonra kurulmuştur, başkentleri Gordion'dur (günümüzde Ankara Polatlı'nın olduğu yer). En büyük gelir kaynakları tarımdı, çivi yazısı kullanıyorlardı, maden işçiliğinde ve dokumacılıkta ileri gitmişlerdi (tapates kilimleri ünlüdür). Kimmerler topraklarını işgal ettiğinde Kral Midas intihar etmiş ve uygarlık tarihten silinmiştir.




22 Temmuz 2014 Salı

Anadolu Medeniyetleri, Hititler


Tunç Çağı'na geldiğimizde yaklaşık M.Ö 1680 yıllarında, Hititler Kafkasya üzerinden gelerek, Anadolu topraklarına yerleşir. Başkentleri Hattuşaş'dır. Kralları aynı zamanda başkomutan, başrahip, baş yargıçtı ama pankuş denilen soylular meclisinden onay alması gerekiyordu. Kraldan sonra en yetkili kişi kraliçe Tavanna idi. Halk istediği dine inanır, istediği dili konuşurdu, cinsiyet eşitliği vardı.


Sembolü boğa olan gök tanrı birinci tanrıydı, Kubaba (Kybele) önemli tanrıçalarından biriydi. Dinsel törenlerde tanrılara hayvanlar kurban edilir, dansçılar, akrobatlar, müzisyenlerle tören görkemli hale getirilirdi. Tören ne kadar görkemli olursa tanrıların o kadar mutlu olacağına inanılırdı.
Diz uzunluğundaki giysileri, uzun kollu ve kemersizdi. Yüz seksenden fazla çeşit ekmek ve undan yapılan ürünlerin yanında , et ve süt ürünleri de tüketirlerdi.
Yapılan kazılarda değerli madenlerden pek çok küpe, yüzük, gerdanlık, bilezikler bulunmuştur.
Kile şekil vermekte, çömlekçilikte ustalarmış, eski Hititler toprak rengi, kırmızı seramikler yaparken, imparatorluk zamanında bej, kemik rengi, gri seramikler yapmışlar.
Medeniyetin yıkılma nedeni, bu güne kadar  kesin olarak belirlenememiş.
Aşağıdaki fotoğraf ise, (bizim Hitit Güneşi olarak bildiğimiz), Hitit rahiplerinin kullandığı anlaşılınan bir objeye ait.


Ankara'daki Hitit Müzesi zamanla Anadolu Medeniyetleri Müzesi'ne dönüşmüş durumda, orada yaşıyorsanız mutlaka görmeniz gereken bir müze olduğunu söylemeliyim.

Anadolu Medeniyetleri, Truva

Anadolu toprakları tarih öncesi çağlardan beri onlarca medeniyetin beşiği olmuş, yapılan kazılarda Cilalı Taş devrine ait yerleşim alanları bulunmuş. Bu topraklarda hüküm süren bütün uygarlıklar, bu bereketli topraklardan faydalanırken aynı zamanda arkalarında bıraktıkları kültürle, Anadolu'ya zenginlik katmış.


Kronolojik sıraya baktığımızda ilk karşımıza çıkan medeniyet, Bronz Çağ'da, yaklaşık M.Ö 3000 lerde, Truva medeniyeti. Truva, Kaz Dağları eteklerine, bugünkü Çanakkale sınırları içinde bir liman kenti olarak kurulmuştu. Uzun yıllar boyunca uygarlık, deprem, yangın ve savaşlar nedeniyle sekiz kez yok oldu, bu nedenle bulunan kalıntılar dokuz kattan oluşuyor. Fakat Truva'ya en büyük zararı, arkeolog demeye dilimin varmadığı Alman Schliemann verdi. Kazı yaptığı yıllar boyunca bulduğu pek çok eseri yurt dışına kaçırdı.




4500 den fazla eser ülkemize geri getirilebildi ama daha pek çok değerli eser (yukarıda fotoğraflarını paylaştıklarım gibi) yurtdışındaki müzelerde bulunuyor. Almanya ve Rusya müzeleri (Puşkin Müzesi, en çok eser bu müzede bulunuyor) bunlardan bazıları.


Truva (Troy) medeniyetini tanımamızda sanırım ünlü Truva atı hikayesinin katkısı büyüktür. Bildiğiniz gibi Truvalı Paris, Yunanlı Helen'i kaçırır ve savaş başlar, (asıl savaş nedeni boğazların egemenliğidir) on yıl süren savaştan sonra Yunanlılar savaş alanını terkeder gibi yapıp, gemilerini Bozcaada arkasına gizlerler. Büyük bir tahtadan at yaparlar ve bir asker bunu tanrıçanın hediyesi gibi Truvaya sunar. Truvalılar tanrıçanın korumasını kazanmak için atı içeriye alır. Gece galibiyet kutlamaları yapılırken, atın içindeki askerler dışarı çıkar, yağmalama başlar. Sonuçta Truva harabeye döner, Menelous Helen'i  de alır, Yunanistan'a geri döner...

Dilerim yurt dışındaki müzelerdeki eserler, en kısa zamanda bu topraklara, ait oldukları yere geri döner.

16 Temmuz 2014 Çarşamba

Berrin'in Hikayesi 5 (son bölüm)

Biz evlendikten bir yıl sonra ağabeyimle Lucia da evlendiler ve bebek için fazla beklemediler. Lucia sandığımdan daha iyi bir anne olmuştu, bebeğin üstüne titriyordu...  Artık Aralık ayındaydık, uzun yaz mevsimi geride kalmıştı, derece her geçen gün düşüyor, bize kışa hazırlanmamız gerektiğini hatırlatıyordu. Bu günleri değerlendirip, dördümüz hafta sonu için bir plan yapabiliriz diye düşünmüştüm ama Lucia havanın bebek için fazla soğuk olduğunu düşündü, böylece Sergio ile başbaşa şehre bir saat uzaklıktaki kayak merkezine doğru yola çıktık.
Sergio, arabayı her zamanki gibi dikkatli sürüyordu, yağan yağmurdan yol biraz ıslanmıştı. Radyodan gelen hafif bir müzik, yanımda sevdiğim adam, ben dünyanın en mutlu kadını... acı bir fren... yan yoldan aniden çıkan bir kamyon, sonrası karanlık...
Hastanede sargılar içinde kendime geldiğimde, iki gündür uyuduğumu söylediler. Sergio'yu sorduğum sırada, topallayarak bir baston yardımıyla odaya girdi. "Emniyet kemerlerimiz bizi korudu" dedim "çok ciddi bir kaza atlattık". Evet gerçekten çok ciddi bir kazaydı, evet Sergio iyileşmesi zaman alacaksa da atlatmıştı. Ama ben...
Kazadan ancak bir buçuk yıl sonra yaralarım tam olarak iyileşebildi ve ancak uzunca bir zaman sonra artık yürümemin mümkün olmadığını, hayatımın bundan sonrasını tekerlekli bir sandalye ile birlikte geçireceğimi kabullenebildim.Berrin Kemancıoğlu Seianti, İstanbul'da bir köşkte şanslı bir bebek olarak doğmuştu. Büyüdü, gelişti, sevdi, sevildi; yirmi iki yaşında burnu havalarda bir genç kızken, hayatında dönüm noktası olacak bir yolculuğa çıktı. Geldiği bu ülkede hayatının aşkını buldu ve yine burada o acımasız gerçekle yüzyüze geldi.
Artık daha iyi biliyorum hayatın değişkenliğini. Doktorlar, terapistler, daha önemlisi ailem ve Sergio sayesinde yeni hayatıma alıştım; bazı günler böyle doğmuşum gibi bile geliyor. Şimdi kırklı yaşlarda olgun bir kadınım, Sergio ile bir bebeği evlat edindik, bizim çocuğumuz olsaydı, onu ancak bu kadar sevebilirdik. Adı Bella, kocaman kara gözleri, harika bir gülümsemesi var. Doğarken şans Bella'nın yanında değilmiş, ama biz bundan sonraki hayatında hep yanında olması için elimizden geleni yapıyoruz.
Sergio'nun da saçlarına, benim gibi aklar düşmeye başladı, yaşlanıyoruz, ama bana yine arada bir "endless love" şarkısını mırıldanmaya devam ediyor...


Berrin'in Hikayesi 4

O gecenin üzerinden üç hafta geçti, hayat her zamanki gibi devam ediyordu. İş öyle yoğundu ki kaldığım ufak daireye geldiğimde, yorgunluktan doğru dürüst yemek bile yiyemeden kendimi yatağa atıyordum. Evde de düzenlemem gereken işlerim biriktikçe birikiyordu, hafta sonu hepsinin üstesinden gelirim diyordum ama hep bir engel çıkıyordu. O hafta sonu da aynı şey oldu. Ağabeyim telefonda Lucia'nın doğum günü için toplanacağımızı haber verdiğinde, ev savaş alanı gibiydi. Lucia'yı sevmesem ağzımdan okkalı bir küfür çıkabilirdi. Her şeyi öylece bıraktım, kuaförümü arayıp randevu aldım. Elbise dolabımı açıp akşam giyeceğim elbiseye karar verdim, hızlıca bir kahve içip kuaföre doğru yola çıktım.
Saat sekizde verdikleri adresin önündeydim. Lucia İtalyan asıllıydı, buluşmak için de bir İtalyan lokantasını seçmişti. Kapıdan girdiğimde mekanın ufak ama o sıcak osterialardan biri olduğunu gördüm. Herkes gelmişti, ağabeyim ve Lucia'dan başka masada Lucia'nın erkek kardeşi ve eşi vardı. Ufak bir toplantı olduğuna sevinmiştim, doğrusu haftanın yorgunluğu yüzümden bile okunuyordu.
Lucia'nın dedesi yıllar önce Amerika'ya çalışmaya gelmiş, burada yine bir İtalyan genç kızla evlenmiş, Lucia ve kardeşi de burada doğmuştu, bütün İtalyanlar gibi o da aileyle yemek yemeye önem veriyordu. Sohbete başladığımızda buranın kuzenlerinden birine ait olduğunu anlatıyordu ki, mutfak önlüğüyle gülümseyerek bize doğru gelen genç adamı farkettik. Oydu, benim gözlerime bakarak şarkı söyleyen adam. Lucia, Sergio dedi bize tanıştırırken. Yemeklerimizi söyledik, sohbeti koyulaştırdık, o zaman öğrendim Sergio'nun ikinci mesleğinin müzik olduğunu.
Artık toplantılarımıza Sergio da dahil olmuştu, ilk karşılaşmamız hiç aklımdan çıkmasa da hiç  o geceden söz etmiyordum. Konu benim patavatsız ağabeyim sayesinde açıldı. Sergio "en sevdiğim şarkıdır" dediğinde, "Berrin'in de" dedi işgüzar ağabeyim.
Şimdi bu satırları ona kızmış gibi yazsam da, aslında ona çok şey borçluyum. Sergio ile beni bir nikah masasına oturtmadığı kaldı, oraya biz kendi irademizle oturduk. Evet Sergio ile, bir yılın sonunda sade bir düğünle evlendik, bir İtalyan düğünü ne kadar sade olabilirse.
Tesadüflerin karşı karşıya getirdiği biz iki romantik, iki harika yıl geçirdik. Ailelerden gelen baskılara rağmen henüz çocuk sahibi olmayı düşünmüyorduk...

(devam edecek)

15 Temmuz 2014 Salı

Berrin'in Hikayesi 3

Nefis bir yaz akşamıydı. Arkadaşlar, akrabalar, ağabeyimin terfisini kutlamak için toplanmıştık. Ağabeyim ve zevkli sevgilisi Lucia, deniz kenarında, San Diego'nun seçilebilecek en güzel mekanlarından birini seçmişlerdi. Ilık esen rüzgar, yemekler, müzik... "Her şey bu kadar mükemmel olabilirdi" diye düşündüm, yanılmışım. Seçtikleri parçalarla bizi müzik tarihinde harika bir yolculuğa çıkaran orkestra, birden Endless Love'ı çalmaya başladı. O an, neredeyse masanın diğer ucunda oturan ağabeyimle göz göze geldik, sen mi planladın der gibi baktım, başını hayır anlamında salladı. Bu şarkı eski sevgilimle neredeyse tek tartışma konumuzdu. Sık sık o şarkıyı dinlediğimden, anısı olan bir şarkı sanıp kıskanır, kavga çıkarırdı. İlgisi yoktu sadece seviyordum o şarkıyı, ama ona yanıldığını söylemez, iki tarafa da çekilecek cevaplar verir, onu kızdırmaktan gizli bir zevk alırdım.

Aynı şarkı ağabeyimin de beni kızdırma nedeniydi. "Boşversene kızım" derdi "Sen katıksız bir romantiksin, tam tersi olduğun konusunda çok iyi rol yapabilirsin ama beni kandıramazsın".
Yıllar sonra böyle bir gecede aynı şarkıyı duymak, beni eskilere götürmüştü. İlk kez vokale dikkatli baktım, o da bana bakıyordu, bakmak kelimesi az kalır, şarkıyı gözlerimin içine bakarak söylüyordu. Kendi kendime yanılıyorsun deyip başımı çevirdim. Şarkı devam ediyordu, you will always be my endless, sen her zaman benim sonsuz aşkım olacaksın... Dayanamayıp tekrar ona baktım. Hayal değildi, genç adam hala gözlerimin içine bakarak söylüyordu şarkıyı. Bu kez gözlerimi kaçırmadım, anın, şarkının tadını çıkardım. Şarkı bittiğinde masadaki bir kaç kişi alkışladı sonra yine sohbetlerine döndüler, ben öylece kalmıştım. Gece bittiğinde, sabaha karşı yatağıma uzandığımda kulaklarımda o şarkı ve zihnimde bana bakan o sıcak iki göz vardı...

(devam edecek)

Berrin'in Hikayesi 2

Açıkçası doğarken şanslı bir çocuktum. Ağabeyim de ben de iyi okullarda okuduk, onun kadar hırslı olmasam da, hep hayalim olan hukuk fakültesinden iyi dereceyle mezun oldum. Baskı altında olmadığımızdan gençlik yıllarımız dolu dolu geçti. Arkadaşlarla sık sık buluşur, Police, Bon Jovi, Michael Jackson şarkılarıyla eğlenir, odamızın duvarlarına, cinsel tercihinden bihaber olduğumuz George Michael posterleri asardık.

Yirmibirinci yaş günümde, ağabeyim bana Amerika'ya gitme kararından ilk kez söz etti. Ülkedeki siyasi gelişmeler, uzun zamandır hayalini kurduğu konuda karar vermesini sağlamıştı. Babamla bile konuşmuş, annemin desteğiyle izni koparmıştı.
"Sen de gel" dediğinde, önce şaka yollu bir davet sanmıştım ama konuştukça ciddiyetini anladım ve gitme konusunu düşünmeye başladım.

Bir senedir biriyle beraberdim ama işin ciddileşeceği yoktu, ufukta evlilik görünmüyordu. Aslında öyle bir olasılık hiç kimseyle görünmüyordu. Erkeklerle aram iyiydi ama evlilik fikri bana çok uzaktı, özgürlüğüm benim en değer verdiğim şeydi.

Bir kaç ay sonra pasaport, vize, bütün gerekli şeyleri tamamlamış, kalacak yeri ayarlamış olarak, bavul toplarken buldum kendimi. Teyzelerimden birinin on iki yıldır orada yaşaması da çok faydalı olmuştu tabii. Ağustos'un yedisinde, Esenboğa Havaalanı'nın bombalı saldırıya uğradığı gün, biz Amerika'ya indik. Belki de yıllarca teyzemden gelen gerçekçi haberler nedeniyle, hiç sürpriz yapamamıştı yaşamaya geldiğimiz bu yeni ülke. İkimiz de orada olmanın şanslarını hayatlarımıza taşıdık.
İki kez iş değiştirmeme rağmen şikayetçi değildim, uzun zamandır hayatımda bir erkek olmamasından da rahatsızlık duymuyordum...

(devam edecek)  

Berrin'in Hikayesi

Üç katlı ahşap köşkün ikinci katında gözlerimi dünyaya açtığımda, soğuk bir Mart sabahıymış. O sene hava sıcaklığı, iki günde yirmi derece birden düşünce kar yağmaya  başlamış. Gelininden pek hoşlanmayan babaannem, benim dünyaya gelişimde bir uğursuzluk olduğunu söyleyip durmuş. Bahçe işlerini çok seven dedem, o günlerden söz ederken babaannemin tersine, o bahar bütün ağacın, çiçeğin coştuğunu söylerdi.

İnsanlarla iletişim kurmakta zorlanan dedem, bahçesindeki her bitkinin, böceğin adını bilir, onlarla konuşurdu. Babaannem, hayatında çok fazla çalışmamış, klasik anlamda eve ekmek getirmemiş dedemi, kuşaklar öncesinde Gürcistan sınırından bu topraklara göçmüş büyük dedeye benzetirdi.

Ruslar topraklarını işgal ettiğinde, büyük dedem ailesini toplamış, tanımadıkları, havası, suyu, insanı farklı bu ülkeye kaçmışlar, yanlarına üç beş giysi ve kadınların mücevherlerini alarak. Mücevherlerin kimisini yolluk diye pişirdikleri ekmeklerin, kimisini çocukların bez oyuncaklarının içine saklamışlar.

Zorlu bir yolculuktan sonra Karadeniz bölgesi topraklarına vardıklarında, günlerce zor şartlarda yolculuk yaptıklarından tanınmaz haldelermiş. Onları karşılayan köylüler evlerini, sofralarını açmışlar. Büyük nine, evlerini açan iyi niyetli kişilerce küflenmiş bir torba ekmeğin çöpe atılmasını son anda önlemiş. Köyden ayrılırken, küflü ekmeklerle seyahat eden bu garip ailenin arkasından şaşkınlıkla bakıyorlarmış.

Aile bölgede değişik şehirlerde on sene yaşamış, yeni evlilikler olmuş, genişlemiş. Ve bir gün ailedeki gençlerin de baskısıyla İstanbul'a göç etmiş; şimdiki Tarabya'ya gelip yerleşmiş. O zamanlar Tarabya, rumların çoğunlukta olduğu tam bir balıkçı kasabasıymış. Büyük dede orada ufak bir lokanta açmış. Ama lokantayla çoğu zaman eşi ve çocukları ilgilenmiş, o bir köşede keman çalar dururmuş. Hem de sonradan çocuklarının, soyadlarını Kemancıoğlu olarak değiştirmelerine neden olacak kadar iyi çalıyormuş.

Bu ülkeye gelirken ellerindekiler, akıllı yatırımlar derken, aile İstanbul'un değişik semtlerine yayılıp yaşamaya başlamış. Ülkenin zor zamanlarında bile çok sıkıntı çekmeden yaşamışlar, büyükannem kahvenin zor bulunduğu pahalı olduğu, nohuttan kahve yapıldığı zamanlarda bile, köşkte kahve bulunduğunu söylerdi...

(devam edecek)

8 Temmuz 2014 Salı

Ovalı Konya Mutfağı

Ovalı, Konya mutfağının lezzetlerini unutturmamaya çalışan, uluslararası etkinliklerde de mutfak kültürünü tanıtmaya çalışan bir kuruluş.
Ramazan menüsünü beğendiğimiz bir restaurant olduğundan dün orada yemeyi seçtik. İftariyeliklerinde hurma, kayısı, zeytin, reçel, bal, kaymak gibi pek çok ürün var. Açılışı süzme mercimek çorbasıyla yapabilirsiniz, tadı tam kıvamındaydı gerçekten.



Ana yemek olarak, pide, kebap çeşitleri, etli ekmek pek çok çeşit var. Biz saç kavurmayı seçtik, etin, kullanılan malzemenin kalitesinin, yemeğin lezzetini nasıl artıracağının göstergesiydi.
Tatlıda seçimimizi, kaymaklı sacarası tatlısı ve sütlü incir tatlısından yana kullandık. Tatlılara da tam not vermemek elde değildi. Genelde bu kadar çeşit yemeği arka arkaya yemesekte Ramazan için bir ayrıcalık yapmak istedik. Bu arada Ramazan menüsünü seçerseniz, iftariyelik, arasıcak, çorba, iştah açıcılar, ana yemek, içecek, tatlı, meyve seçeneğiyle kişi başı 53 TL. ödüyorsunuz. Çeşitlere bakınca makul bir ücret. Bu kadar yemeğin üstüne tabi ki güzel bir Türk Kahvesi içmeden olmazdı.


Son olarak şubelerine göre menülerde ufak değişiklikler olduğunu ve iftar saatinde gidecekseniz rezervasyon yaptırmanızı hatırlatayım, şimdiden afiyet olsun.