31 Aralık 2012 Pazartesi

Hayatı Boyarım Her Gün





Bazı günler içim içime sığmaz, yüreğimin bir penceresi olsa da açsam, bir gökkuşağı süzülebilir dışarıya.

Mutfağa girip tatlı bir şeyler pişiresim olur.

Ev hep çilek koksun isterim.

Bazı günler  kahvemi yudumlarken, evrendeki şiddetin sonlanmasını dilerim.

Bazen ömür boyu sürecek bir aşkın olup olmadığını düşünürüm.

Bazı günlerim sonbaharın renkleri gibi hüzünlüdür. O renklerde de güzellikler bulmaya çalışırım.

Kalabalıklar arasında yalnız kalmanın ne demek olduğunu da bilirim...

...arkadaşlığın insana verdiği o sonsuz enerjiyi de.

Fazla coşkuluysam, kırmızının içinde kaybolmuşsam, bana biraz turkuaz gerekir.

Hayatı boyarım her gün, hüzünlü kahverengiyle, mutlu pembeyle, asil morla...

30 Aralık 2012 Pazar

Baharatın Yolculuğu


Baharat,  bitkilerin çekirdek, meyva, çiçek, kök, yaprak gibi kısımlarının kurutulması, öğütülmesi ile elde edilmiş. Arapça’da bahar koku, baharat ise kokular demekmiş.
Tarihi belgeler gösteriyor ki insanoğlu ateşi bulduğundan beri baharat kullanıyor. Baharat 13. yüzyılda altın kadar değerliymiş ve dolayısıyla para olarak kullanılmış. Baharat ticaretini elinde tutan ülkeler güçlü ve zengin olmuşlar.


M.S. 1500’lere kadar Akdeniz, 18. yüzyılın sonuna kadar da okyanuslar baharat savaşlarına sahne olmuş. Denizlere egemen olan, baharata ve kıtalara egemen olmuş. İnsanlık tarihi boyunca hiçbir gıda baharat kadar etkili olmamış.
15. yüzyılda bir karabiber çuvalı, insan hayatından daha değerliymiş, gümüşle aynı değerdeymiş ve bir ürünün pahalı olduğunu belirtmek için "karabiber gibi pahalı" deyimi kullanılırmış. On gram hindistan cevizinin karşılığının yedi inek olduğu, arazi alımlarının, ödemelerin karabiberle yapıldığı zamanlarmış.


Baharat tarih boyunca gıda, sağlık, parfüm, dinsel hayat, büyücülükte ve törenlerde kullanılmış. M.Ö 3000 yıllarında baharat ticaretini Çinliler başlatmış, sonra Arapların eline geçmiş. Araplar bu kazanç kapısını kaptırmamak için, baharatın yırtıcı hayvanlarla korunan, yılanlarla dolu yerlerden geldiği hikayelerini anlatmış.
Tarih boyunca tüm uygarlıklar baharatın getirdiği zenginlikleri "Baharat Yolu" sayesinde ülkelerine ulaştırmışlar. Baharat Yolu, Hindistan'dan başlayıp İran Körfezi ve Irak üzerinden Suriye limanlarına veya Kızıldeniz yoluyla Süveyş'e, oradan da kara yoluyla İskenderiye'ye ulaşan yoldur.


15. yüzyılın ortalarına kadar Avrupa'da baharat ticareti Venediklilerin elindeydi. Baharata çok yüksek fiyatlar ödemek istemeyen Avrupalılar keşif gezilerine çıkmaya başladı, Atlantik Okyanusu, Afrika sahilleri ve Yeni Dünya'nın keşfi böyle gerçekleşti.
Vasco da Gama 1498'de Hindistan'a, Kristof Kolomb batı Hint Adaları'na, Macellan doğu Hint Adaları'na ulaştı. Bu tarihten sonra Venedik tekeli kırıldı ve Baharat Yolu önemini kaybetti.


Baharat dediğimiz bu tat, tarih boyunca bir yandan keşif ve buluşların kaynağı olurken, aynı zamanda da getirdiği kazanç nedeniyle büyük savaşlara neden olmuş, sayısız insan ölmüş ya da özgürlüğünü yitirmiş ve insanoğlunun hırsları yüzünden böyle bir tarihe sahip olmuş.

27 Aralık 2012 Perşembe

Kuzine


Binlerce yıl boyunca insanlar yemeklerini önce ateşin sonra ısıtılmış tuğlalar üzerinde pişirmiş.

1798'de Bavyeralı Benjamin Thompson, tuğladan yaptığı bir ocağın içine madeni raflar yerleştirdi, altta ateş yakarak bunları ısıttı ve üzerinde yemek pişirmeyi başardı, bu kuzinenin atasıydı.

Kuzineyle tanışmam ilk kez anneannemin evinde olmuştu. Çok amaçlı bir eşyaydı, odun yakarak hem ısınılır, hem yemek pişirilirdi, ona büyük bir mutfak sobası denebilirdi.

Üzerinde her zaman, sıcak suya ihtiyaç olduğunda kullanılan, su dolu bir çaydanlık olurdu. Kışın üzerinde kestane közleyebilirdiniz. Dedem, portakal kabuklarını üzerinde bir süre bıraktığında, etrafa mis gibi bir koku yayılırdı ve onun kuzinede kızarttığı peynirlerin tadına doyum olmazdı.

26 Aralık 2012 Çarşamba

Teşekkür Ederim


İçimi ısıtan hayata, her sıkıntımda yüreğimi açtığım aileme, bana farklı bir dünyanın kapılarını açan oğluma, omuzlarına güvendiğim dostlarıma ve bana özel olduğumu hissettiren erkeğe teşekkür ediyorum. İyi ki varsınız!

24 Aralık 2012 Pazartesi

Sıcak, Sıcaak


1593 tarihli bir belgede, undan yapılmış halka biçimindeki bir çeşit ekmek "halka-i simid" olarak geçmektedir. II. Süleyman döneminden bir mutfak defterinde ise, saraya günde otuz bin adet halka-i simid gönderildiği yazmakta. Ayrıca Osmanlı padişahlarının Ramazan'da iftardan sonra, yollarda saf tutan askerlere simit hediye ettikleri de bilinmektedir. Yani simit o zamanlarda padişah hediyesi sayılacak kadar değerliymiş. 18. yüzyıla ait kaynaklarda ise, halka-i simid yerine sadece "simit" denildiğini görüyoruz. Bu yıllarda simit, sarayın yanısıra halk arasında da çokça tüketilirmiş.


Genellikle Safranbolu ve Kastamonu'luların mesleği olan simitçiliğin, kendine özgü kuralları varmış. Özellikle Galata, Kumkapı, Samatya ve Beylerbeyi’ndeki fırınlarda pişen simitler kaliteleriyle ünlenmiş. Eski ustalara göre, simidin kaliteli olabilmesi için piştikten sonra renginin altın rengi olması gerekiyormuş. İkinci Dünya Savaşı yıllarında ise unun az olması nedeniyle, simit yapımı bir süre yasaklanmış.


Günümüzde simit ve çay pek çoğumuz için sevilen ikili olmaya devam ediyor. Hele bir de Boğaz kenarında denizi seyrederek çayınızı yudumluyorsanız, çıtır çıtır simidinizin tadına doyum olmaz.


Bir vapurdaysanız simidinizi martılarla paylaşabilirsiniz. Bu alışkanlığımızın artık şenliği bile var, Üsküdar Belediyesi üç yıldır 28 Haziran'da, Martılara Simit Atma Şenliği düzenliyor. 


21 Aralık 2012 Cuma

Hatırlıyorum


Lambayı yakma, bırak,
sarı bir insan başı
düşmesin pencereden kara.
Kar yağıyor karanlıklara.
Kar yağıyor ve ben hatırlıyorum.
Kar...
Üflenen bir mum gibi söndü koskocaman ışıklar...
Ve şehir kör bir insan gibi kaldı
altında yağan karın.

Lambayı yakma, bırak!
Kalbe bir bıçak gibi giren hatıraların
dilsiz olduklarını anlıyorum.
Kar yağıyor
ve ben hatırlıyorum.

Nazım Hikmet

18 Aralık 2012 Salı

Arkası Yarın


"Radyo Tiyatrosu... Mavi Tren, birinci bölüm... yazan Agatha Christie, yöneten Uğurtan Atakan, efektör Korkmaz Çakar...oynayan sanatçılar, Boris: Bilge Zobu, Van Aldin: Zihni Göktay, uşak: Ersun Kazançel, Papapulos: Kemal Tahir, Mason: Oya Küçümen, Ruth: Celile Toyon Uysal..."


Henüz evlerde televizyon yokken, evimizdeki Philips marka  radyonun sürekli açık olduğunu hatırlıyorum. Babam ajans saatini kaçırmazdı yani haberleri. Annem beraber ve solo şarkıları çok severdi, hatta çoğu zaman bir yandan işlerini yapar bir yandan da eşlik ederdi. Ben  klasik müzik konserlerini severdim bir de Radyo Tiyatrosu'nu. Zamanın tiyatro sanatçıları o güzel Türkçe'leriyle bir kitabın yaklaşık bir saatlik özetini seslendirirdi. Her gün radyoda 15 dakikalık bölümler halinde yayınlanırdı. Ses efektleriyle desteklenen bir çeşit sesli kitaptı ya da sadece kulağa hitabeden bir tiyatro oyunuydu.


Bir kapının kapanışı, ayak sesleri, yağmur, gök gürültüsü gibi efektler dinlediğimiz oyunun içine girmemizi kolaylaştırırdı. Bir sonraki bölümü merakla beklerdik.


İlk Radyo Tiyatrosu 1950'li yıllarda yayınlanmış, Haldun Taner, Behçet Necatigil gibi yazarlar radyo oyunları yazmışlar. Benim dinlediklerimin çoğu çeviri oyunlardı. Bir süre sonra bu yayınların görme engeli olanlar için ne kadar önemli olduğunu keşfettim. Bizim içinse hayal gücünü besleyen müthiş deneyimlerdi.


Şu anda, kitap okumaktan çok televizyon izlemeyi tercih eden bizler maalesef hayal gücümüzü besleyemiyoruz. Eskiden bu konuda daha şanslı olduğumuzu düşünüyorum. Oyuncaklarımız bile farklıydı, hazır oyuncaklardan çok evdeki malzemeyle kendimize oyuncak yaptığımızı hatırlıyorum. Bu bazen, evdeki büyüklerle birlikte yaptığımız bir uğraştı ve ortaya çıkan oyuncağın çok düzgün olup olmaması değil, birlikte bir şeyler yapmak daha önemliydi ve o oyuncak çok değerliydi. Günümüzde, bazen büyük paralar verip alınan oyuncaklarla çocukların ne kadar süre oynadığını düşünür müsünüz?


Öğrendiğime göre şu anda radyo arşivinde yüz doksan beş radyo tiyatrosu kaydı varmış ve radyo 1'de 09:40'da eski kayıtlar yayınlanıyormuş. Ben bazı kayıtları video olarak buldum, merak edip linke bakacaklar için, iyi dinlemeler. :)
https://www.youtube.com/watch?v=35yNwnl1jy0


17 Aralık 2012 Pazartesi

Çikolata Kilo Yapmaz


Mayalar kakaonun kendilerine tanrılar tarafından verilmiş bir ödül olduğunu inanırmış. Kakao ağacının bilimsel ismi bu nedenle "Theobroma Cacao" yani "Tanrıların Yiyeceği" dir.


1828 yılında Van Houten adlı Hollandalı bir usta, kakao çekirdeklerini presleyerek kimyasal bir işleme tabi tutar ve bu yolla kakao tozunu elde eder. İlk çikolata 1847 yılında İngiltere’de imal edilir. 1875'te İsviçreli Daniel Peter ise sekiz yıllık bir çabanın ardından ilk sütlü çikolatayı yapmayı başarır.


Onun kokusu bile insanı rahatlatıp, gevşetiyor, beynin "endorfin" salgılamasına, dolayısıyla mutlu olmamıza neden oluyor.
Çok miktarda örneğin bir kilo çikolata yiyen birinde ise uyuşturucu almış etkisi yapıyor.


İçinde vücudumuza yararlı magnezyum, demir, kalsiyum, antioksidanlar, kalbe faydalı oleik asid ve prosianidin barındırıyor. Son araştırmalar diş çürümelerinde suçlu olmadığını ortaya çıkarmış, hatta Japon bilim insanları çikolatanın içindeki bir maddeyi kullanarak diş çürümelerini önleyici gargara bile yapmış.


Çikolatanın kilo yaptığı kanısına gelince; yapılan deneyler sonucunda yeterli sonuçlar elde edilememiş. Yani bu konuda da çok suçlu görülmüyor.


Çikolata denince aklıma gelen diğer şeyler Johnny Depp (çocukken çikolataya alerjisi varmış) ve Juliette Binoche'in oynadığı "Chocolat" filmi ve Laura Esqouivel'in Acı Çikolata adında Can Yayınları'ndan çıkan ilginç romanıdır.


Uzmanlara göre, iyi bir çikolata oda sıcaklığında sertliğini korumalı, ağızda ise erimeliymiş. Şimdi kendime bir kahve alabilirim, yanına da bir parça bitter çikolata. :)


9 Aralık 2012 Pazar

İstanbul Balmumu Heykel Müzesi


İstanbul Balmumu Heykel Müzesi, 4. Levent Sapphire Alışveriş Merkezi'nin alt katında bulunuyor. 2011 yılında açılan müzede sanat, tarih, bilim dünyasından altmış balmumu heykel bulunuyor ve koleksiyona sürekli yenileri ekleniyor. Ama şu anda altmış heykelin tamamı sergide değil, çünkü zaman zaman bakıma alınmaları gerekiyormuş.

                                            Atatürk, Mevlana ve Mimar Sinan
 Bazı heykeller o kadar başarılı ki insana canlanıp hareketleneceklermiş gibi geliyor.

                                        Leonardo da Vinci, Dostoyevski ve Napolyon

Sekiz - onbeş kişi bir buçuk ay uğraşarak bir heykeli oluşturuyormuş. Bazı heykeller kişi hayatta iken, bazıları mezarları açılarak yüz maskları alınarak yapılmış. Kemal Sunal'ın heykeli bir büstten yapılmak zorunda kalınmış o yüzden pek başarılı değil. Müzede ayrıca isteyen ziyaretçinin el ya da ayak kalıbı alınarak örneği yapılabiliyor.


                           Nazım Hikmet, Yunus Emre, Kanuni Sultan Süleyman

Müzede sergilenen balmumu heykellerden bazıları şöyle: Mustafa Kemal Atatürk, Nazım Hikmet, Leonardo da Vinci, Mevlana, Dostoyevski, Yavuz Sultan Selim, Kanuni Sultan Süleyman, Beatles, Napoleon, Kemal Sunal, Hürrem Sultan, İbn-i Sina, Haldun Dormen, Zeki Müren, Fatih Sultan Mehmet, Fazıl Say, Fuzuli, Farabi, Cengiz Han, Atilla, Hitler, Arnold Schwarzenegger, Elvis Presley, Mimar Sinan, Yunus Emre, Michael Jackson, Timur, Korkunç İvan, Einstein, Madonna, Levent Kırca, Donjuan, Gorbaçov, Brejnew, Marx, Katherina.

            Fatih Sultan Mehmet, Yavuz Sultan Selim, Michael Jackson, Elvis Presley, Beatles

Müze hergün 10:00 ile 22:00 arası açık, giriş ücreti ise normal 15tl, indirimli 10 tl.





4 Aralık 2012 Salı

Beyoğlu'nun Sembolleri - I I

Tarihi Çiçek Pasajı:
Büyük Beyoğlu yangını sonucu yok olan Naum Tiyatrosu'nun arsasına 1876'da kurulan tarihi ve ünlü bir pasajdır. Eskiden yapıda pastaneler, çiçekçiler, fırın, meyhane, terzihane, tütüncü dükkânı gibi mekanlar varken, maalesef günümüzde sadece meyhaneler kalmıştır.

Hüseyin Ağa Camii:
1594 yılında Galatasaray Ağası Şeyhülislam Hüseyin Ağa tarafından yaptırılan cami, Sultan 2.Mahmud zamanında 1894 yılında onarım görmüştür; Hüseyin Ağa'nın türbesi de bahçesindedir. Caminin Şadırvanı Mimar Sinan'a aittir, Kasımpaşa Sinan Camii'nden getirilmiştir ve Taksim'deki tek camidir.

 St. Antuan Katolik Kilisesi:
İstanbul'un en büyük ve cemaatı en geniş Katolik kilisesidir. İstiklal Caddesi üzerinde Galatasaray Lisesi'nden Tünele doğru giderken sol tarafta bulunur. Kilise duvarları belirli yüksekliğe kadar mozaik kaplama ve yapının dış cephe duvarları tuğladandır. Kilise Italyan rahipler tarafindan yönetilir ve İstiklal Caddesine bakan cephesinin genişliği 38 metredir.

Aya Triada Ortodoks Kilisesi:
Taksim'e ayak bastığınızda başınızı biraz kaldırıp büfelerin arkasına baktığınızda bu Rum ortodoks kilisesini görebilirsiniz. Adının Türkçe çevirisi Kutsal Üçlü demektir. Kiliseyi 1880'de Ruslar yaptırmış sonra Rumlar kullanmaya başlamıştır.

Taksim Maksemi (tarihi su deposu):
İstiklal Caddesi ile Taksim Caddesi`nin kesiştiği köşede yer alır. Sekiz köşeli küfeki taşından bir gövdeye ve yine  sekiz köşeli bir çatıya sahiptir. Kapısının yer aldığı cephede  iki adet kuş köşkü yer alır.

 İnci Pastanesi:
Yüz yıllık geçmişe sahip, profiterolü ile ünlü pastane. Tarihi değerini tartışmıyorum tabii ki ama ufak, karanlık bir mekan. Ben gittiğimde hayal kırıklığına uğradım doğrusu, ünlü tatlılarını tattığımda da neden bu kadar ünlü olduğunu anlayamadım.


Beyoğlu'nun Sembolleri - I

Taksim Cumhuriyet Anıtı:
İtalyan heykeltraş Pietro Canonica'nın taş ve bronz kullanarak yaptığı, 1928'de tamamlanan 84 tonluk anıttır. İstanbul'a gemiyle getirilen onbir metre yüksekliğindeki anıtın kaidesinde, pembe Trentino ve yeşil Suza bölgesi mermerleri kullanılmış.

Tramvay:
Taksim-Tünel arasında 1.870 metrelik hat üzerinde, günde 2 bin 500 yolcu taşıyan nostaljik tramvaydır.

Pera Palas Oteli:
Mimar Alexander Vallaury'nin tasarladığı, kuruluş çalışmalarına 1892 yılında başlanan ve 1895 yılında açılış balosu gerçekleşen, Türkiye'nin Avrupa standartlarındaki ilk otelidir. Odalarının çoğunda eşsiz bir Haliç manzarası bulunan otelin, 16'sı süit 115 odası bulunuyor. Atatürk'ün defalarca kaldığı 10 numaralı oda müze oda olarak korunuyor. Ayrıca antika asansörü, Şark Ekspresi yolcularını taşımada kullanılan tahterevan, Şark Ekspresi'ne ait eşyalar görülmeye değerdir. Tarihteki diğer ünlü konukları arasında Agatha Christie, Hemingway, Pierre Loti, A. Hitchcock, Greta Garbo sayılabilir.

Ali Muhiddin Hacı Bekir Şekercisi:
Kastamonu'nun Araç ilçesinden İstanbul'a gelerek 1777 yılında Bahçekapı'da açtığı küçük şekerci dükkanında, lokum, akide vb. şekerlemeleri imal ederek satmaya başlayan şekerci Bekir Efendinin ünlü dükkanı. Bekir efendi 18. yüzyıl sonlarında Avrupa'dan Türkiye'ye gelen şekeri havanlarda dövüp eriterek, gül, tarçın gibi doğal aroma ve boyalarla pişirip akide şekeri imalatını geliştirmiştir. 1811'de bir Alman bilgini tarafından bulunan nişastayı un yerine kullanarak, bugünkü lokum imalatını gerçekleştirmiş ve sarayın şekercibaşısı olmuş. Viyana ve Köln fuarlarında iki gümüş madalya, 1906'da Fransa'da altın madalya kazanmış. Bugün Türkiyenin bu en eski firması babadan oğula devam ediyor. Uğrarsanız demirhindi şerbetinden içmeyi unutmayın.