21 Aralık 2013 Cumartesi

Ayşe


Ayşe her zamanki gibi erkenden kalktı, kıldan yapılmış çadırdan çıkıp, keçilerin olduğu ağıla doğru yürüdü. Onlara hiç bir zaman hayvan demezlerdi, aileden sayar, el üstünde tutarlardı. Keçiler yemlenmeden ya da sulanmadan sofraya oturulmazdı.

Ninesi ağabeyine ilk çocuk anlamına gelen Bekir adını vermişti. Babasıyla kasabanın pazarına inip, kendi ürünleri olan sütü, tereyağını satmaya gittikleri bir gün, kasabanın öğretmeniyle karşılaştılar. O gün ondan adının, bolluk içinde rahat yaşayan anlamına geldiğini öğrendiğinde, on yedi yaşına kadar yaşadığı hayat gözlerinin önünden geçmiş, kendisi için seçilebilecek en yanlış isim olduğunu düşünmüştü. İki yaş büyük ağabeyi daha şanslıydı, keçi çobanlığı dışında fazla yaptığı bir iş yoktu. Ninesi çadır içindeki otoriteyi sağlardı. Ekmeğin yoğrulması, yemeğin yapılması, keçilerle ilgilenmek, dokuma yapmak gibi işler annesiyle onun göreviydi.

Yazın yaylada havalar ısınmaya başladığında, kışlak yolu görünürdü. Her şey toplanıp denkler yapılır, ufak tefek eşyalar dokuma çuvallara doldurulur ve katırlara yüklenir, böylece uzun yolculuk başlardı. Babası ve ağabeyi en önde yürürdü, sonra ninesi ve annesiyle Ayşe. Çadırdaki oturma düzeni de otoriteye göre düzenlenmişti. Akşam kışlakta erken olurdu. Yemekten sonra çadırdaki kuzinenin başında ısınırlarken; bazı akşamlar ninesi, imparatorluk zamanında zorunlu yerleşim kanunu çıktığında, yörüklerin "ferman padişahınsa, dağlar bizimdir" demesini gururla anlatırdı.

Ayşe artık, bir zamanlar annesinin yaptığı gibi, yüzünde al işlemeli bir örtü ile ata binmek istiyordu. Ama göçebe hayatı yaşamaktan bıkmıştı, hayalinde sevdiğiyle kasabada yaşamak vardı. Geçen yıl Ayvatlar Yaylası'ndaki festivale gitmişlerdi. Yurdun değişik yerlerinden binlerce Türkmen, Yörük yaylayı doldurmuş, kaynaşmış, eğlenmişlerdi. Türkmen başının konuşmasından, erkeklerin boyunlarına bağladıkları ebem kuşağının renklerinin neleri simgelediğini o gün öğrenmişti ve Hüseyin'e gönlünü o gün kaptırmıştı. Hüseyin kendisi gibi buğday tenli, ince uzun boylu bir gençti, gözleri şu ana kadar hiç görmediği kadar güzel, laciverte çalan bir maviydi. Çevresinde o kadar çok onunla ilgilenen genç kız vardı ki, kendisiyle ilgilendiğinde şaşırmıştı. Ayşe sağlıklı göründüğünün, saçlarının ve bal rengi gözlerinin güzelliğinin farkındaydı ama yine de şaşırmıştı. Hüseyin bütün gün yanından ayrılmadı, konuştular, halk oyunları ekibine karışıp eğlendiler, en çok ta hayallerinden söz ettiler ve sözleştiler. Ailesi evet dese bugün evlenirlerdi. Ama ağabeyi evlenmeden evlenemezdi, kural böyleydi...

İşi bitince çadıra döndü, çaydanlığa su doldurup ateşe koydu, annesini uyandırdı. Zamanın durmuş gibi hissedildiği bu yerde yeni bir gün daha başlıyordu...

19 Aralık 2013 Perşembe

Yeni Bir Yıl Yaklaşırken



Her yeni yılın gelişinde yine pek çoğumuz yenilenme, bir şeyleri değiştirme, hırpalanmış umutları tazeleme ihtiyacı duyuyoruz. Bunun için yeni bir yılı bahane etmemizde hiç bir sakınca görmüyorum. Bazılarımız listeler yapmaya başladı bile. Yapılacaklar, yapılmayacaklar, gidip gezilecek yerler, uzak durulacak kişiler, sarıp sarmalanacaklar...

Tercihlerini sorgulamak, yeni kararlar almak için mutlaka yeni bir yılı bekleyenlerden değilim. Aslında değişim pek çoğumuzu korkutur, alışkanlıklardan vazgeçmek cesaret gerektirir. Ama unutmamamız gereken, değişim bir ihtiyaçsa ne kadar direnirseniz direnin, önünde sonunda gerçekleşir. Çevrenizin beklentilerine göre yaşamayı seçenlerdeniz bir gün hayat tıkanıp kalabilir. Bu olduğunda, sesinizin duyulmadığı bir boşlukta bağırırken bulabilirsiniz kendinizi.

Bazı süreçlere sabır göstermek gerekebiliyor ama bu hiç bir şey yapmadan oturmak anlamına gelmez. Bu süreç aşıldığında neler yapacağınıza karar vermek, o gün için hazırlık yapmak, sabır göstermeniz gereken durumlara daha kolay dayanmanızı sağlayabilir.

Hayattan öğrendiğim bir şey varsa ilk yapmamız gerekenin kendimizi tanımak olduğudur. Sevdiklerimizi, sevmediklerimizi, bizi mutlu edenleri etmeyenleri, yeteneklerimizi, olumsuz yanlarımızı, her şeyi ama her şeyi keşfetmeliyiz. Kendimizi kandırmadan, gerçeklere sırtımızı dönmeden ama mutlaka kendimizi çok severek.

Kendi değerimizin farkına vardığımızda, sadece o zaman, hayatın mucizelerini, karşımıza çıkan fırsatları farkedebiliriz.

Şimdiden seçimlerinizle mutlu bir yıl diliyorum herkese.

15 Aralık 2013 Pazar

Hobbit- Smaug'un Çorak Toprakları


Serinin ikinci filmi sonunda vizyona girdi ve ben cumartesi günü uzun bir kuyrukta bekledikten sonra izleyebildim. Bilbo Baggins, Gandalf ve cücelerin ikinci macerasını izlemek için sinema tutkunları uzun kuyruklar oluşturmuştu.





İzleyecekleri düşünerek yazımda filmle ilgili ipuçları vermeyeceğim. Film ilkine göre süre olarak daha kısaydı, karakterler oturmuştu. Aksiyon ve mizah dozu seyirciyi memnun edecek dozdaydı. Özellikle Smaug'un olduğu sahneler ve nehir sahnesi oldukça başarılıydı. Peter Jackson filmin ilk dakikalarında sürpriz yaptı yine ;)



İyi bir sinema izleyicisi olarak filmi teknik olarak mükemmel buldum. İkinci sıraya senaryoyu ve yönetmeni koyabilirim. Filmin sonundaki "I see fire" adlı güzel parçayı ayrı yere koyarsam, müzik açısından zayıftı.


Son olarak film hakkında bazı sayısal bilgiler aktarayım. Karakterlerden Beorn'un evi 6 haftada hazırlanmış. Kullanılanlardan bazılarına gelince:
Yüz protezleri için 4 ton silikon
752 adet peruk
263 sakal
Bilbo için 100 den fazla hobbit ayağı
11 bin 862 protez
Smaug'un mağarası için 170 bin altın kaplama para...

Bir sonraki film "There and Back Again" için maalesef bir yıl beklememiz gerekiyor. Bu tarz filmlere ilgi duyanlara Hobbit 2 yi kaçırmayın derim, gidecek olanlara şimdiden iyi seyirler.

7 Aralık 2013 Cumartesi

Fırın İstanbul


Fırın İstanbul, Beylikdüzü Gürpınar'da, altı bin metre karelik kapalı alana sahip tesislerinde, Nisan 2011 den beri üretim yapmakta. İlk şubesini Beylikdüzü'ne açtı, gün geçtikçe şubeleri çoğalıyor. Firma beş yıldızlı otellere de ürün vermekte.
Ürünleri kaliteli ve lezzetli.






Soğuk bir kış gününde mekanda sıcak lezzetler tattık. Farklı zamanlarda tadına baktığımız çilekli puf, ıspanaklı dereotlu börek, patatesli kıymalı börek, tahinli kurabiye, çilekli pasta, Türk kahvesi, hepsi çok lezzetli. Ortam ferah, servis hızlı ve elemanlar ilgiliydi. Hesap olarak da makul bir bedel ödüyorsunuz; ürünleri her zaman taze, temiz, lezzetli.







6 Aralık 2013 Cuma

Söz


Aynada başka güzelsin
Yatakta başka
Aldırma söz olur diye
Tak takıştır
Sür sürüştür
İnadına gel
Muhallebiciye
Söz olurmuş
Olsun
Dostum değil misin

Orhan Veli Kanık

20 Kasım 2013 Çarşamba

Cinayet Saati

Haliç'te bir vapuru vurdular dört kişi
Demirlemişti, eli kolu bağlıydı, ağlıyordu
Dört bıçak çekip, vurdular dört kişi
Yemyeşil bir ay gökte dağılıyordu

Cinayeti kör bir kayıkçı gördü
Ben gördüm, kulaklarım gördü
Vapur kudurdu, kuduz gibi böğürdü
Hiç biriniz orada yoktunuz

On üç damla gözyaşını saydım
Sarhoştum, Kasımpaşa'daydım
Üzerime yüklediler bu işi
Vapuru onlar vurdu, ben vurmadım
Cinayeti kör bir kayıkçı gördü

Attila İlhan (kısaltılmıştır)

19 Kasım 2013 Salı

Bahar Havası


Dışarısı soğuk, öğlen yüzünü gösteren güneş bulutların arkasına çekildi, karanlık çökmeye başladı... içimdeyse bir bahar havası...

15 Kasım 2013 Cuma

Zincirsiz


Zincirsiz (Django Unchained) Amerikan iç savaşı öncesi güney bölgesinde geçiyor. Köle Django'nun ödül avcısı Dr. Schultz ile karşılaşmasıyla başlıyor. Tahmin edebileceğiniz gibi bir Tarantino klasiği ve bolca şiddet sahnesi içeriyor. Şiddet dolu filmleri izlemesem de, 2 saat 40 dakikalık filmde sıkılmadım. Senaryo sağlam, oyuncu kadrosu iyi ( Jamie Fox, Christoph Waltz, Leonardo di Caprio, Samuel Jackson). Film müziklerini de çok beğendiğimi eklemeliyim, kısaca usta işi bir spagetti western.

14 Kasım 2013 Perşembe

Beyoğlu'nun En Güzel Abisi-Ahmet Ümit


Ahmet Ümit'in bir yıl araştırma bir yıl da yazma sürecinden sonra ortaya çıkan Beyoğlu'nun En Güzel Abisi romanı yine bir cinayetle başlıyor. Bu yazarın okuduğum beşinci romanı. Bir arkadaşımın tavsiyesiyle başladığım kitapları bende kısa zamanda alışkanlık yarattı. Polisiye roman okumayı severim ama yazarla karşılaşana kadar hiç yerli polisiye okumamıştım. Derin tasvirleri, kadının bu ülkedeki sıkışmışlığının anlatımı, tekrar tekrar okuduğum konuşan ağaçlar bölümü, Gezi Direnişi saptamaları, Tarlabaşı'nda geçen romanı en sevdiklerim arasına yerleştirdi.

Serenad-Zülfü Livaneli


Zülfü Livaneli'nin 3 yıl üzerinde çalıştığı, ölümsüz bir aşkı tarihi gerçeklerle örerek anlattığı roman Serenad, son yıllarda okuduğum en güzel romanlardan biri. Kurgu her zamanki gibi çok başarılı, buna Livaneli'nin akıcı yazımı da eklenince, ortaya okuma listenizin üst sıralarına eklenecek bir roman ortaya çıkmış. Şu an raflarda son romanı Kardeşimin Hikayesi olsa da okumayanlar için Serenad'ı da tavsiye ediyorum.

5 Kasım 2013 Salı

Atatürk Arboretumu (sonbahar)


Mayıs ayında ilk kez gittiğimiz Atatürk Arboretumu bizi öyle etkiledi ki, sonbaharda tekrar gitmek için gün sayıyorduk.



Tahmin ettiğim gibi Arboretum sonbahar renklerine bürünmüştü, Kasım ayının bu güneşli gününde bize huzuru sunuyordu.



Arboretumdaki yiyecek içecek satışı yasağı sürüyor, iyi ki de sürüyor, buna rağmen bir iki yerde (çöp kutuları olmasına karşın) yere atılmış mendil gördük.



Yanınıza sandviç ve su almanız, spor rahat bir ayakkabı giymeniz yeterli, daha sonra kendinizi doğanın kucağına bırakın.



Giriş 4 TL, Sarıyer'e yakınsanız zaman kaybetmeden bu güzel yerin keyfini çıkarın derim, yolu göze alıp giderseniz yorgunluğunuza değecektir.





Daha önceki Atatürk Arboretumu yazım:

 http://keyfitemmuz.blogspot.com/2013/05/ataturk-arboretumu-saryer.html




Fotoğraflar kullanıma açık değildir...

28 Ekim 2013 Pazartesi

Ömer (üçüncü bölüm)

Sadece saçları yüzünden vurulduğu kadını düşündü. Kibar, düşünceli, yakışıklı sayılabilecek bir erkekti, üzerindekiler pahalı giysiler olmasa da temizliğine dikkat eder, ütüsüz giysilerle sokağa çıkmazdı. Onu bir kaç kez sinemaya, yemeğe götürdü, bir gece de Cihangir'de kiraladığı evde misafir etti. Her şeyin yolunda olduğunu düşünüyordu, mutluydu ama sevgilisi hiç haber vermeden ortadan kayboldu, telefonla da ulaşamadı. Üç hafta sonra İstiklal'de büfeden sigara alıyordu onları gördü. Her zamanki gibi hoş görünüyordu, yanındaki adama baktı... para herkesten daha yakışıklıydı...

Hastaneye ulaştığında saat dokuzu biraz geçiyordu. Özel bölüme geçip hemşireye günaydın dedi, on gündür gelip gittiği için artık kimlik soran yoktu. Sağda camın yanındaki yatağa doğru yaklaştı, arkadaşında hiç bir değişiklik yoktu, bir kaç makineye bağlı bir halde, öylece derin bir uykuda yatıyordu. Camdan vuran güneş ışığının aydınlattığı yüzünde, bütün yüklerini sırtından atmış gibi huzurlu bir ifade oluşmuştu. Kendine gelse hayatının sonuna kadar ona küfretse razıydı.

İki gol atmış maçı garantiye almışlardı, arkadaşı birden yere düştü, karşılaşma durdu, onu sahadan çıkardılar hastaneye yetiştirdiler. O günden beri kendini bilmeden bu odada yatıyordu. Ömer öğlene kadar onun başında bekliyordu, öğlende görevi ailesine devrediyordu. Geçen sene onu neredeyse evlendiriyorlardı, "iyi ki evlenmemiş, başında bir kişi daha üzgün bekleyecekti" diye aklından geçirdi. Düşündüklerini bilse ondan yine okkalı bir küfür yerdi.
Saat on ikiyi gösterdiğinde aile birer birer odaya girmeye başladı. Ömer arkadaşının annesi Emine teyzenin elini öptü, bir kaç klasik cümleden sonra onu ailesine emanet edip çıktı. Çıkarken her zaman yaptığı gibi dönüp yataktaki genç bedene baktı.

Güneş dışarıda şehirde hiç bir sıkıntı yokmuşcasına inadına  pırıl pırıl parlıyordu. Antremanı yoktu, sahile indi, denizden esen rüzgara yüzünü verdi, bir çay söyledi. Çayı henüz yarım olmuştu telefonu çaldı, açtı, dinledi, arkadaşı savaşı kazanamamıştı. "Geliyorum" dedi, kalktı " bu gerçekten ..ktan bir hayat" diye denize doğru haykırınca bir kaç martı uçuştu. Tıklım tıklım minibüste kendine ayakta bir yer bulduğunda telefonu tekrar çaldı. Telefonda annesi sevinçle bağırıyordu. "Dayı oldun Ömer, dayı oldun!"
Güneş bu mevsimden beklenmeyecek bir şekilde hala gökte parlıyordu...


Ömer (ikinci bölüm)

Böyle anlarda şehrin kendisini kabul ettiğini hissederdi, onunla yakın bir arkadaş gibi kolkola girip caddelerde gezdiğini düşünürdü. Hiç uyumayan bu şehirde her gece ne paralar savrulurdu, insanlar ne eğlenirdi ve sokaklar ne tehlikeli olurdu.
Kardeşi kadar yakın takım arkadaşıyla hayatları üzerine konuşurlardı bazen. Arkadaşının ağzı oldukça bozuktu, hemen her şeye küfrederdi, ..ktan bir hayatları olduğunu söylerdi sık sık. Ömer "şükür" derdi, bir kaç biradan sonra arkadaşı ona da küfrederdi bu kadar kaderci olduğu için.

Şükretmek kaderci olmak mıydı, Ömer emin değildi. Onun geleceğe ait hayalleri hep ailesi ile ilgiliydi, onlara bol güneş alan bir ev alma hayali bazen rüyalarına giriyordu. Bütün aileyi yeni bir evde görüyordu, dedesi, anneannesi, annesi, kardeşi, dayılar, teyzeler, hatta bir de yabancı adam.  Belki de o hiç tanımadığı babasıydı. Otuz iki yaşındaydı, şu ana kadar hiç tatil yapmamıştı. Yazın kazandığı, biriktirdiği parayla ailesini Çınarcık'a gönderiyordu, orası nispeten hesaplı sayılırdı. Bir gün İstiklal'de yürürken birden mikrofon uzatan genç bir muhabir ona hayallerini sordu. Ömer yine ailesi için isteklerini sıraladı. Genç kız "ya kendiniz için" diye sorduğunda ne diyeceğini bilemedi, kendisiyle ilgili hayal kurmayı unutmuştu. Kısa bir suskunluktan sonra kelimeler ağzından döküldü:
- Sadece beni böyle kabul eden bir sevdiğim olsun isterdim.

Rüzgarlar artık daha sert esiyordu, Aralık'ın sonlarına yaklaşıyorlardı. Yere düşen sarıdan kızıla dönen yapraklı yol boyunca düşündü. Kışın bütün maddi yüküne karşın serin yağmurlu havaları severdi, bakımlı genç kızların, kadınların saçlarının uçuşuna takılır kalırdı.
(devam edecek)

Ömer

Bir kaç köpekten başka dolaşan olmayan, henüz uyanmamış mahallesinin bozuk yolunu adımlarken sabahın ayazı içine işliyordu. Sabah erken kalkmak zor gelmiyordu, evden herkes uyurken çıkmaktı zor gelen, kendisini uğurlayan kimsenin olmayışına içerliyordu. On gündür erkenden yola düşüyordu, semtin sembolü olan dev mısır heykelinin yanından geçti, sola döndü, minibüs duraklarına doğru yöneldi...

İki yıldır semtin amatör ligde mücadele eden futbol takımında, orta sahada top koşturuyordu. Annesiyle birlikte evin geçimini üstlenmişlerdi. Kalabalık bir ailede büyümüştü, dayılar, teyzeler, hep bir aradaydılar. Şu anda dedesi, anneannesi ve annesiyle yaşıyordu, kardeşi bir buçuk yıl önce evlenip evden ayrılmıştı, kısa bir süre sonra dayı olacaktı. Annesi o üç yaşındayken boşanmış, kısa bir süre sonra babası vefat etmişti, dedesi ve dayıları hatırlamadığı babasının yerini tutmaya çalışmışlardı.
Odasında ise ufak bir kedi ailesi yaşıyordu, baba, anne bir de oğul, bütün imkansızlığa rağmen onlara en iyi cins mamadan alıyordu. Küçüklüğünden beri sessiz bir çocuktu, geç konuşmuştu, hayvanlarla arası hep daha iyi olmuştu. Mahallede yağmurda ıslanmış bir kediyi, bacağını araba ezmiş bir köpeği eve getirir, iyileştirip özgür bırakırdı. Evin çatısında o yıllardan beri Mardin güvercinleri besliyordu.

Yağmurlar başladığında mahallenin yolları yürünmez olur, pek çok evin alt katını su basardı. Politikacılar gelip gitmiş, sözler vermiş, bir kaç açılış yapılmış, iş makinaları çalışmaya başlamıştı. Ama şu ana kadar fazla değişen bir şey olmamıştı, işçiler de ortalıkta görünmüyordu artık.
Ailesi Trakya'dan hayalleriyle birlikte göçmüştü ve pek çokları gibi hayal kırıklıklarıyla yaşıyorlardı bu büyük şehirde. Bu eşsiz şehir bir o kadar da acımasızdı, en azından onlar gibi olanlar için. İki ayda bir Cihangir'de bir günlüğüne daire kiralıyordu. Taksim'de dolaşıyor, sonra hava güzelse evin balkonundan, değilse pencerenin önüne bir sandalye çekip, aldığı biraları içerken caddeyi, gelen geçenleri izliyordu.
(devam edecek)

9 Ekim 2013 Çarşamba

Gap Turu Gaziantep (son gün)


Gaziantep, Mezopotamya ve Akdeniz arasındaki bereketli topraklarda kurulmuş. Tunç çağından başlayarak pek çok medeniyet bu topraklardan geçmiş bu nedenle Gaziantep, uygarlık tarihine yön veren bir şehir.


Kentin ekonomisi güçlü. Şehirde bir yanda alışveriş merkezlerini, modern binaları görüyorsunuz diğer yanda eski Antep çarşılarını.


Öğlen yemeğinin ardından bir sedef imalathanesini gezdik ve konuyu uzmanından dinledik.


İkram edilen zahder çaylarını içtikten sonra, Medusa Cam Eserler Müzesi'ne gittik, toplu fotoğraf çekiminden sonra serbest zamanda eski çarşıyı, Gümrük Han'ı gezdim, Gümrük Han'da ilginç bir kahve yapıyorlar. Kahve fincanda pişiyor ve yarısı açık renk yarısı koyu renk, içtiğinizde de tadları farklı, ama ben kahvemi Tahmis Kahvesi'nde içtim, menengiç kahvesi, öğrendiğime göre Tahmis, kahve dövülen yer demekmiş. Ben yiyemedim ama Gaziantep'in bir de katmeri var, içinde kaymak ve fıstık bulunuyor, şehri ziyaret edenler için güzel bir tad. Daha sonra İmam Çağdaş'ta arkadaşlarla buluştum, hep birlikte kalenin yakınındaki kahvede otobüs saatimizi bekledik.


Havaalanında işlemlerimiz bitip dönüş uçağımıza binerken herkes "iyi ki bu tura katılmışız" diyordu. Çok erken saatlerde güne başlamış, binlerce yol katetmiştik ama rehberlerimiz sayesinde öğrendiklerimiz, gördüklerimiz, çektiğim yüzlerce fotoğraf, aldığım notlar, tadına baktıklarımız her şeye değmişti.


Kendi adıma konuşmam gerekirse yüzyıllara meydan okuyan eserlere hayran kaldım, bir şehirde kırmızı ışıkta duran arabalara yaklaşıp dilenen kadını görünce üzüldüm, krallıkların hikayelerini dinlerken insanın hırslarının, kibrinin aslında hep aynı olduğunu bir kere daha gördüm, aşkın gözleri nasıl kör ettiğini, erkeğin ve kadının zayıflıklarının hiç değişmediğini, kısaca tarihin bizi bize anlattığına bir kez daha şahit oldum. Mardin'in farklı dinlerin bir arada nasıl yaşayabileceği konusunda verdiği ders, bu gezinin önemli derslerinden biriydi. Farklılıkların bir şehri nasıl zenginleştirdiğine hepimiz şahit olduk. Dilerim uzun yıllar hep barış içinde yaşarlar ve diğer yerler de bu güzel şehir gibi örnek olurlar.

8 Ekim 2013 Salı

Gap Turu Zeugma Mozaik Müzesi


Zeugma Antik Kenti M.Ö 300 de Büyük İskender tarafından kuruldu, Romalı komutan Pompeius, kenti Kommagene kralı I. Antiachos'a verdi, adı köprü anlamına gelen Zeugma oldu, M.S 256'da Sasaniler kenti ele geçirdi ve yakıp yıktı. Birecik Barajı suları altında kalacak bölümün çoğu kurtarılarak Gaziantep Arkeoloji Müzesi'ne taşındı. Müzede şu anda gördüğümüz kalıntıların yüzde otuzu, kazı çalışmaları halen devam etmekte.



Antik kent Nizip ilçesi, Belkıs Köyü sınırları içinde yaklaşık 20 dönümlük bir alanı kaplıyor. Zeugma 80 binlik nüfusuyla döneminin en büyük kentlerinden biriydi.





Antik kentte bulunan 100 bin mühür baskısı ayrıca Türkiye'ye dünya rekorunu getirdi.





Kazılarda bulunan Roma villalarının tabanlarını, havuz tabanlarını süsleyen rengarenk mozaikler sanat harikası. Mozaiklerdeki taşların hepsi doğal renkelrinde, hiç bir boya maddesi kullanılmamış. Kazılar tamamlandığında Zeugma Müzesi dünyanın en büyük mozaik müzesi olacak.





Zeugma'da bulunan diğer önemli bir eser, bronz bir Mars (Ares) heykeli. Sadece duvar resimlerinin bakımları için 100 milyar lira harcanmış ve 7 ay uğraşılmış. Müzenin şu anki halini alması bile büyük emek ve büyük paralar gerektirmiş.




Fotoğraflar çok düzgün olmadığı için üzgünüm çünkü kısa zamanda adeta koşarak çekilmiş fotoğraflar. Müzede rehberimizin çabasıyla Zeugma ile ilgili bir kısa film de izledik ve müzede sadece Çingene Kız Mozaiği karanlık bir odada sergileniyor, tek sıra girip flaşsız fotoğraf alabiliyorsunuz. Müze çıkışında hediyelik eşya satan bir mağaza var oradan da dilerseniz alışveriş yapabilirsiniz, örnek olması açısından bir magneti 4 liraya aldığımı söyleyeyim.