26 Ağustos 2013 Pazartesi

Özgürlük Kuşun Kanadında


Bu şehirdeki pek çok insan gibi uykusuzluk çekiyorum. Gündüzün koşturması bittiğinde, sesler giderek azaldığında ve sonunda kesildiğinde, kafamdaki sesleri duymaya başlıyorum. Bu sesler o kadar yüksek ki, uyumak için bazılarının dinlediği o hafif müzikler yeterli olmuyor; kimilerine gürültü gelebilecek tarzda müzikleri dinleyerek uyuyabiliyorum ancak.
Çocukluğumda, ilk gençliğimde ve daha sonrasında, her zaman ne yapacağı kestirilebilen biri değildim. Bunu bazen bir tek ben bilirdim. İlkokul çağlarında aile içinde yaşanan sorunları çözememe, belki de uzaklaşma hayalini gerçekleştirememe nedeniyle, en çok uzaklara uçtuğum rüyalar görürdüm. Tıpkı bir kuş gibi kanatlarımı açıp yükselir, evlerin, bacaların, denizlerin üzerinden yükseklere uçardım.
Çocukluktan çıkarak bir genç kız olup dikkat çekmeye başladığımda, insani hatalardan birini yapıp erkenden evlendim. O yıllarda "evlenip yuva kurmak" "kendi evini bilmek" gibi kavramlar vardı ve ben  o zamanlar hayatın sadece evlenip çocuk yetiştirmek olduğunu sanıyordum.
Baskılar, korkular, güvensizliklerle geçen o yıllar boyunca rüyalarımda uçtuğumu hiç görmedim. Kendine acımayı bırakma, gelecek için kararlar almak belki de en zor olandı. Risk almak, ne olacağını kestirememek, sonu görememek, ayaklarınızı sağlam yere basma eğilimindeyseniz, çok korkutucu geliyor. Ama rüyada bile olsa, yaşadığınız o uçma, özgür olma deneyiminin size hissettirdiğini hatırladığınızda, bütün korkularınızı yeniyorsunuz.
Sizi naif, hassas yönlerinizle tanıyanlar, zoru başarmak için yola çıktığınızı görüp ufak bir şok yaşıyor. "Eski köye yeni adet getirme", "Bu yaştan sonra bu neyin başkaldırısı" diyenlerle doluyor çevreniz. Zaten engebeli olan yola bir taş daha atıp tökezlemenizi bekleyenler, belki de bir şeyler için yeterli cesareti bulamayanlar ve içlerinde bu yüzden gizliden gizliye size öfke duyanlar.
Bugün uykuya dalmam biraz zor olsa da rüyalarımda yeniden uçtuğumu görüyorum. Hayat yolculuğumda kimse göremese de, gerektiğinde beni yükseklere taşıyacak bir çift kanada sahibim artık. Hayatın bundan sonra neler getireceğini bilmesem de, onun ilginç mizah anlayışının farkındayım çünkü biz yerlerde sürünürken nasıl eğlendiğine pek çok kez şahit olmuşluğum var. Belirsizlikler eskisi gibi korkutmuyor beni, her şeyden emin değilim; ama emin oldum bir şey var özgürlük kuşun kanadında...

19 Ağustos 2013 Pazartesi

Kemalettin


- Hop dayı dikkat etsene ezileceksin!

Düşüncelere dalmıştı, yaya yolundan arabaların yoluna geçtiğini farketmemişti. Kafasının içinde durmadan çalan keman sesi, dilinde eski bir uzun hava onu her şeyden uzaklaştırmıştı. "Bu yaylanın mor kanatlı kuşuydum, pençesi kırılmış kuzguna döndüm, turnaların katarının başıydım, sürüsünü kaybetmiş bozguna döndüm"...

Uzun boylu, geniş omuzluydu, gür siyah saçları, yaşından beklenmeyecek pırıl pırıl bakan iri kara gözleri vardı. Dizlerine kadar gelen duvarın üstüne oturup, Birinci sigarasını çıkardı. Sigarasını tüttürürken anılara daldı.

Ay yüzlü, pembe beyaz tenli bir güzele vurulmuştu, Melek. İsteyeni çoktu, amcasını alıp şansını denedi. Kızın babası sert bir adamdı, tarlalarında günlük işçiler çalıştırırdı. Temiz kalpli, çalışkan bir genç olmasının bir değeri yoktu, dengimiz değil dedi ve kızını bir arabacıya vermeye yanaşmadı. Bir ay sonra kızını aynı köyden Sucuların İbrahim'e verdi; harman sonunda üç gün düğün dernek kuruldu, davullar vuruldu, Melek gelin oldu.

Kemalettin sevdasını yüreğine gömdü, o kış askere gitti, döndüğündeyse çok şeyi değişmiş buldu. Melek ilk çocuğunu kucağına almıştı, babası bir atın tepmesi sonucu ölmüş, mal mülk  kardeşler arasında paylaşılmıştı. Paraca sıkıntısı yoktu ama kocasının İstanbul'da dost tuttuğu söylenir olmuştu.

Aylar sonra onu gördüğünde bir tek gönlündeki sevdanın değişmediğini anladı. Ama elden ne gelirdi, çok geçti artık. Melek aynı fikirde değildi, eve döndüğünün sekizinci günü ufak bir çocuk ondan bir pusula getirdi. Açtı, aceleyle yazılmış notu okudu.
- Kaçır beni!
Gönlünü kaptırmıştı bir kere, ne yapsaydı, saçları bahar kokan sevdiğini ellere bırakıp, emmioğlu gibi verem mi olsaydı.
Güz yağmurlarının düştüğü bir gün kaçtılar ama çok geçmeden jandarma peşlerine düştü. Ufak bir çatışma sonunda Melek ana evine döndü, Kemalettin ise hapse düştü.

Melek aylarca onu bekledi, Kemalettin cezasını çekip çıktığında da iki şahitle evlendiler ve  Kemalettin'in babadan kalma eski iki göz evine yerleştiler. İki oğulları bir kızları oldu. Kemalettin her zamanki gibi arabacılık yapıyordu, aynıydı. Melek değişmişti, eski rahat hayatından sıkıntılar içine düşmek, üç çocuk onu değiştirmişti. Kızları çok güzel bir kızdı, hayallerini gerçekleştirememek, yılların geçmesi Melek'i iyice değiştirdi, huysuz, hiç bir şeyden memnun olmayan biri haline geldi, kızını bile kıskanır oldu. Babasıyla aralarının çok iyi olmasını bile çekemiyor, her fırsatta kızına zorluk çıkarıyordu. Yüzü hiç gülmüyordu, kimsenin de yüzünü güldüremez oldu.

Kemalettin'in o günlerde eline, alacaklı olduğu birinden bir keman geçti. Melek, alacağı karşılığında kemanı almasına çok sinirlendi, ve o gün odaları da ayırınca, zaten iyi olmayan aralarında bütün ipler koptu. Kemalettin çocuklar uyanıkken bazen evde, çoğu zamanda bahçedeki çam ağacına dayanarak, kemanı çalmaya çalışıyordu, onun demesiyle kemanla arkadaş olmak için uğraşıyordu. Çıkardığı sesler sürekli kavga nedeni olmaya başladı, bir gün baskılara dayanamayıp, bir kilo şeker karşılığında kemana veda etti. O gece ateşler içinde yatağa düştü, üç gün üç gece kendini bilmeden yattıktan sonra, kendine geldi. İşinin başına döndü, çocuklarıyla avunmaya çalıştı. O günden beri kafasının içinde harika melodiler çalan bir keman vardı ve dilinde de bir türkü.
"Bu yaylanın mor kanatlı kuşuydum, pençesi kırılmış kuzguna döndüm, turnaların katarının başıydım, sürüsünü kaybetmiş bozguna döndüm"...

Öykü dedemin hayatından alıntıdır, kurgulanmıştır. Türkü Aşık Mahzuni Şerif'e aittir.

16 Ağustos 2013 Cuma

Arkeoloji Müzesi, İstanbul


Arkeoloji Müzesi 13 Haziran 1891'de açılmış. Girişten sağa dönerseniz Antik Çağ heykellerini, sola dönerseniz İskender Lahdi, Ağlayan Kadınlar Lahdi, Tabnit Lahdi gibi pek çok değerli eseri görebilirsiniz. Diğer katlarda şu an restorasyon ve deprem güçlendirme çalışmaları yapılıyor.


İskender Lahdi müzenin en değerli eseri, 1887de bulunmuş. Adı İskender Lahdi'de olsa aslında Sidon Kralı Abdalonymos'a ait. Üzerinde İskender'in savaş sahneleri ve avlanma sahneleri sergilenmiş. Muhafaza içinde sergilenen tek eser.


Ağlayan Kadınlar Lahdi'nin çevresinde 18 üzgün kadın figürü yer almakta, burada da flaşlı çekime izin verilmiyor.

                           İskender'in büstü müzenin önemli eserlerinden

                         Nehir tanrısı Okeanos'un heykeli, MS 2. yüzyıla ait

Salon 19da Miletos Faustina Hamamları heykel grubundan lir çalan kadın ve Poseidon Heykeli

Müzeden bazı eserlerin karmaları, Sidon Kralı Tabnit'in mumyası ilginç eserlerden.

Müzeye Bağcılar-Kabataş tramvay hattıyla ya da Eminönü'nden tramvayla ulaşabilirsiniz, Gülhane durağında inmeniz gerekiyor. Gülhane Parkı'na girdiğinizde sağda Topkapı Sarayı'na çıkan Osman Hamdi Bey yokuşunu göreceksiniz. Yürümeye başladığınızda yüz metre ileride solda Arkeoloji Müzeleri ile karşılaşacaksınız. Normal giriş 10 TL, bu biletle bahçedeki Çinili Köşk Müzesi'ni ve Eski Şark Eserleri Müzesi'ni de gezebiliyorsunuz. Arabanızla gidiyorsanız tarihi yarımadada park alanı olmadığını unutmayarak daha önce aracınızı park edip yürümeniz gerekiyor.

15 Ağustos 2013 Perşembe

Eski Şark Eserleri Müzesi


Eski Şark Eserleri Müzesi Arkeoloji Müzesi'nin bahçesinde yer alıyor. Müzede Mısır, Mezopotamya, Anadolu, Urartu eserleri ve 75 bin çivi yazılı belge bulunuyor.


Müzedeki en önemli eserlerden biri MÖ 6. yy'a ait İştar Kapısı. Üzerinde boğa ve ejderha kabartmaları olan kapı, Babil'in iç ve dış duvarlarını ayırıyormuş ve tanrıça İştar adına yapılmış.




İkinci önemli eser 7. salonda sergilenen Kadeş Anlaşması tableti. Anlaşma tarihte bilinen ilk barış anlaşması, MÖ 13. yüzyıla ait ve Hitit kralı 3. Hattuşili ile Mısır firavunu 2. Ramses arasında hazırlanmış. Anlaşmanın bakır bir kopyası Birleşmiş Milletler binasının duvarında da yer alıyor.


Üçüncü önemli eser salon 5de görebileceğiniz Hammurabi Kanunu tableti. Eski Babil'in altıncı kralı olan, 43 yıl saltanat süren Hammurabi tablete 282 madde yazdırmış.


Ve son eser yine 5. salonda göreceğiniz MÖ 18. yüzyıla ait tarihteki en eski aşk şiiri. Gelinden damada yazılmış. Çivi yazılı tablet şöyle başlıyor:
Damat kalbimin sevgilisi
Güzelliğin büyüktür; bal gibi tatlı
Aslan, kalbimin kıymetlisi...

14 Ağustos 2013 Çarşamba

Çinili Köşk Müzesi


Çinili Köşk Arkeoloji Müzesi bahçesinde yer alan diğer iki müzeden biri. Girişten alacağınız 10 TL lık biletle üç müzeyi de gezebiliyorsunuz.


Eski adı Sırça Saray olan müzede iki bine yakın eser sergileniyor. En önemli eserler üçüncü salondaki çini mihrap,


ve ikinci salondaki Ab-ı Hayat Çeşmesi, çeşmenin karşısında bir de Osman Hamdi Bey'in kendini çeşmenin önünde resmettiği tablonun kopyası bulunuyor.


11 Ağustos 2013 Pazar

Piyer Loti Tepesi


Piyer Loti Tepesi Eyüp'te Haliç manzarasını eşliğinde çay ya da kahve keyfi yapabileceğiniz bir mekan. Uzun yıllar İstanbul'da yaşamış ilk romanı Aziyade'yi burada yazmış Fransız yazar Pierre Loti'nin (asıl adı Julien Viaud) adını taşıyor. Tepede Aziyade Restoran, bir otel, üç kafe, bir nargile evi, bir sarnıç bulunuyor. Theodosius ya da Şerefiye Sarnıcı, Yerebatan Sarnıcı'ndan 100 yıl daha eski, 1600 yıllık. 250 metrekarelik bir alanı kaplıyor, 32 mermer kolona sahip, Eminönü ek belediye binasının altında yer alıyor. Devam etmekte olan proje sonunda bina kaldırılıp, üzeri yeşil alan yapılacak ve gün yüzüne çıkarılacak. Maalesef bu kez sarnıcı görme imkanım olmadı o nedenle eklediğim fotoğraf internetten alınma.


Piyer Loti Tepesi'ne bu kez de teleferikle çıkmak istedik ama oluşan kuyruğu görünce arabayla devam ettik. Teleferik 2005 yılından beri hizmet veriyor. Haliç'in kenarından 5 dakikada bir  hareket eden dört vagon, yaklaşık üç dakikada tepeye varıyor. Tatil günleri dışında çıkmayı tercih ederseniz yoğunluk olmadan teleferiği kullanabilirsiniz.


Yol boyunca ufak hediyelik eşya dükkanları var ama çok orjinal bir şey gördüğümü söyleyemeyeceğim. Yine tekrarlayacağım eğer tatil günlerini tercih etmezseniz kafede önlerde masa bulma telaşınız da olmayacaktır. Eğer arkalarda bir masayı zor bulsanız bile, fotoğraf çekmek için ufak bir seyir terasının bulunduğunu da söylemeliyim.

10 Ağustos 2013 Cumartesi

Yıldız Parkı, Malta Köşkü


1940 yılından sonra Yıldız Parkı adını alan, 287 bin metrekare alanı kaplayan parkta 120 den fazla ağaç türü bulunuyor. Beşiktaş'tan Ortaköy'e doğru giderken Çırağan Sarayı'nı geçince solda karşınıza çıkıyor. Yaya olarak girecekseniz hiç bir ücret ödemiyorsunuz ama uzun yokuşlar çıkacağınızı düşünerek rahat bir spor ayakkabı giymenizi öneririm. Araba ile girecekseniz 5 TL ödemeniz gerekiyor, biz Malta Köşkü'ne kadar arabayla çıktık.


Parkta Malta Köşkü, Şale Köşkü, Çadır Köşkü olmak üzere üç köşk var.



Malta Köşkü 1871 yılında Abdülaziz tarafından yaptırılmış. Malta'dan getirilmiş taşlarla yapıldı için bu adı aldığı tahmin ediliyor. Tavanlardaki süslemeleri, altın varaklı aynaları, avizeleri, pencerelerinden görünen Boğaz manzarası ile görülmeye değer bir köşk. Kafesinde yemek yiyebilir, kahve keyfi yapabilir, şerbetlerinin tadına bakabilirsiniz.


Şale Köşkü müze olarak kullanılıyor, tören salonundaki yekpare 406 metrekarelik Hereke halısıyla ünlü, yine tavan süslemeleri görülmeye değer, giriş 10 TL.


Yıldız Parkı her mevsim ayrı güzel, şehrin kalabalığından ve gürültüsünden yorulduğunuzda gidebileceğiniz sayılı parklardan biri.

6 Ağustos 2013 Salı

İkinci Bozcaada Tatili


Bir ay arayla Bozcaada'ya ikinci kez gittim, bu kez ailemle. Aynı pansiyonda yer ayırttım, tekrar Osman bey ve Hadiye hanımı görmek, kahvaltıda Hadiye hanımın lezzetli reçellerine kavuşmak güzeldi.


Bu kez su soğuk da olsa denize girebildim. İncecik kumu, tertemiz suyuyla Ayazma Plajı harika bir yer.


Bu gidişimde ada yaşamıyla ilgili daha çok şey öğrendim, Rum komşuların farkına vardım. Seksen yaşını geçmiş madam Atina'yı, Maria'yı, oğlu Dimitri'yi tanıdım. Bayramda Türk komşularını kutladıklarını, Paskalya'da ziyarete gelen Türk komşularına doldurdukları oğlağı ikram ettiklerini, süt ve göceyle (kepeği alınmış buğday yani bizim aşurelik buğday) tatlı tarhana yaptıklarını anlattılar.


Adada yiyebileceğiniz Türk ve Rum yemekleri, mezeler, kilise ve cami, her şey iç içe geçmiş hayatları anlatıyor.


Tam sezon olduğu için ada daha kalabalıktı, hafta sonu araba trafiğinden merkezde karşıdan karşıya geçmek bile zorlaştı. Bayramlarda daha da fazla turist olduğunu öğrenince doğrusu endişelendim. Sakinliği doğallığıyla tercih edilen adanın, bu kadar nüfusu kaldırmayacağını ve cazip olmaktan çıkacağını düşünüyorum. İstanbul'un trafiğinden karmaşasından kaçmış biri olarak o yoğunluğun hoşuma gittiğini söyleyemeyeceğim.


Sabahları kargaların sesiyle uyandığım, sokakları kedilerle paylaştığım, kahvaltıda mis gibi zeytinyağına ekmek bandığım, çarşamba pazarından çeşit çeşit ot seçtiğim, dışarı çıktığımda esnafıyla, yaşayan halkla günaydınlaştığım bir Bozcaada'yı tercih ederim.
Osman beyin "yarı adalı oldunuz" sözü kulaklarımda dönüş hazırlığına başladım.


Adadan ayrılırken feribotun arkasından son kez Bozcaada'ya bakarak bu fotoğrafı çektiğimde; içimde hem özlediğim evime gitmenin sevinci hem adadan ayrılmanın hüznü vardı...