23 Haziran 2014 Pazartesi

Karşılaşma


Köşeyi dönerken yanından geçtim, sigarasından bir nefes aldığında yüzünü gördüm bir an. Gözleri nemliydi, belki bana öyle geldi yağan yağmurla ıslanmıştı sadece.
Sabah ayazını içime çektim, gökyüzünde hala yıldızlar vardı. Uykusuz bir gece daha sona eriyordu.
Neden bilmiyorum bekledim, yaklaştı, evet gözleri nemliydi. Yaşanmışları okudum gözlerinde, eskiden olduğu gibi. Geçen yılları silmek istedim, söylenecek bütün güzel sözleri söylemeyi, yaraları sarmayı..."sadece sarıl" dedi...sarıldım...

22 Haziran 2014 Pazar

Gece


Gece olduğunda bazen hayaller gerçek gibi görünür. O henüz kapanmamış yaraları kanatabilir ama aynı zamanda size sonsuz özgürlüğün kapılarını açabilir. Ancak içine girmeyi başarabilirseniz, büyülü olduğunu görebilirsiniz.
Aslında tüm renkler içinde saklıdır, karanlık değildir; hem sakindir, hem utangaç, hem vahşi. Paramparçadır bir bütün değildir. Bilinçaltınızla kolkola girip size oyunlar oynamaya bayılır...
Ve şafak sökerken, şehir yeniden ondan sahneyi geri alır.

21 Haziran 2014 Cumartesi

En Büyük Maceramız



Pek çok insan için macera bir tutkudur. Çok ufakken benim için en büyük macera, evimizden bir kaç sokak ilerideki mahalleyi keşfetmekti. En sevdiğim kitaplar, Jules Verne'in 80 Günde Devrialem'i, çizgi roman Texas ve yanlız bir kovboyun, Red Kid'in maceralarıydı. Bu tercihlerimi çevremdekiler garip karşılardı, çünkü onlara göre bunlar erkek çocuklara göre kitaplardı. Bazen bu kitapları okumanın bir kıza yakışmayacağı söylenerek, hafifçe azarlandığım olurdu.

Sonra bir gün S. Spielberg ve George Lucas sinemada o unutulmaz maceracıyı yarattı, İndiana Jones. Bugün bile eski filmlerini tekrar izleyebilirim.

Yeni keşiflerin her zaman yeni maceralar olduğunu düşünmüşümdür ama bence en büyük maceramız, hayatımız.

(fotoğraf: Nemrut Dağı, Adıyaman, Gap Turu, 2013)

20 Haziran 2014 Cuma

Kokular, Hatıralar ve Bir Ev



İstanbul'da ufak bir sahil kasabasında doğdum. Dedem ve anneannem bir simit fırını yakınında, iki katlı bahçeli bir evde otururdu. Ne zaman bir simit kokusu duysam aklıma o ev gelir. Dedemle çoğu akşamüstü sahilde gezintiye çıkardık, balıkçılar ağlarını onarırdı, martılar daha bir mutlu bağırırdı; denizden gelen kokuları tanırım o yüzden.
   
Eski evlerin kendine özgü kokuları vardır belki tüm yaşanmışlıklardan kalan; ama o evde o kokuyu duymanız çok zordu. Çünkü anneannemin titizliği yüzünden örtüler, perdeler sık sık yıkanır, her yer sabun kokardı.

Ev eski bir Rum eviydi. Alt katta iki oda ve zemini tamamen taştan büyük bir mutfak vardı ve mutfakta kapının hemen arkasında bir kuyu. Mutfaktaki telaş artarsa çok sayıda konuk ağırlanacak demekti. O günlerde bir sürü leziz koku sarardı her yanı. İki odanın birinde uzun süre nereye açıldığını bilemediğim mavi boyalı tahta bir kapı bulunurdu, sadece ben doğmadan önce kullanıldığını öğrenebildiğim. Sonra önüne bir yatak koyulup iptal edilmiş. Yıllar sonra büyük bir temizlik sırasında öğrendim o kapının nereye açıldığını, orası bir hamamdı. Üst kata çıkan merdivenlerin altından mutfağa kadar uzanıyordu. Sonra yengem anlattı anneannemin oraya girdiğinde bir kalıp sabunu bitirmeden çıkmadığını.

O ev sabun kokularıyla yemek kokularının karıştığı bir evdi. Tam da bir evin olması gerektiği gibi...

(fotoğraf: Bozcaada, Haziran, 2013)

19 Haziran 2014 Perşembe

Hayat Çok Güzel



Üzerime mutluluk tozu serpilmiş gibi, bir rüyadaysam uyanmak istemiyorum. Hava güzel, hayat güzel... Sabah beni uyandıran küçük kuş da aynı fikirdeydi galiba...
Aklım hiç başlama dedi, yüreğim gidebildiğin kadar git. Aklım hep öz evladımdı, yüreğim üvey. Biri hep gururla dolandı etrafta, diğeri kırgın. İkisi arasındaki savaşı hep aklım kazandı...bugüne kadar. Aklımı mı yitirdim, bir kalp bu kadar hızlı atabilir mi?...
Yine sorunları var dünyanın, savaşlar, açlık, adaletsizlik... Bütün bunları düşününce suçluluk duyası geliyor insanın mutlu olduğu için. Ama sonra içini bir sıcaklık kaplıyor, her şeyin üstesinden gelecek gücü hissediyorsun, bütün sorunların çözüleceğine bütün kalbinle inanıyorsun... En yakınının acısını paylaşmışsın yirmi dört saat önce, eve dönerken soğuktan üşüyen bir adam görmüşsün durakta... ama bilirsiniz... hayat çok güzel!...Yıllar geçiyor, her geçen yıl insanın bedeninde izler bırakıyor, yaşlanıyorsun diyorum kendime, ama o hiç yaşlanmıyor işte, kalbim. İstanbul güzel, sevmek güzel, her şey çok güzel...

18 Haziran 2014 Çarşamba

Yirmi Bir Gün



Adamın saçlarına kırlar düşmüştü, elinde olsa geçen yıllardan hesap sormak isterdi. Kadın eskisi kadar duygusal değildi, öylesine günler yaşıyordu. Adam ile kadın karşılaştıklarında öyle şimşekler falan çakmadı, ama ikisi de başka bir dünyada kaybolmak istedi.

Adam heyecanlıydı, kadın yaşamaya başladığını hissediyordu, farklılıklar umurunda değildi. Adam iki parçaya bölünmüştü belki de üç. Kadın hem her şeye hakkı olduğunu düşünüyordu, hem hiç bir şeye hakkı olmadığını. İkisi de imkansızı istedi, çok istedi...

Adam ikisi adına bir karar verdi. Kadın itiraz etti, adam hiçbir şey söylemedi. Kadın yirmi bir gün diye okumuştu bir yerde, yirmi bir günde insan yeni şartlara alışır ve kabullenir. Bunun tam bir safsata olduğunu düşündü. İçinde bir yerlerde eskisi gibi hissediyordu; söylenmemiş sözler yarım kalmış birşeyler vardı. Adam...kadını çoktan unutmuştu...

17 Haziran 2014 Salı

Kahve Diyarı


Sıcak bir günde buz gibi bir naneli limonata keyfi yapmak istiyorsanız, Kahve Diyarı'nı tavsiye ederim.



Menüden farklı lezzetleri deneyebilirsiniz. Kahveler ve soğuk içecekler benim favorilerim.




11 Haziran 2014 Çarşamba

İtalyan Mutfağı

Bugün dosyalarıma baktım da, kısa İtalya gezisi sayesinde ne çok fotoğraf ve bilgi biriktirmişim; özellikle İtalyan mutfağı hakkında. Pek çoğunuzun bildiği gibi İtalya denince ilk akla gelenlerden biri pizzaları. Bir hafta boyunca gezdiğimiz şehirlerde, bu lezzetin mümkün olduğunca tadına bakmaya çalıştık. Her şehirde farklı şekillerde yapılıyordu, hamurunun bazısı ince bazısı bizim pidelere benzer şekilde yumuşaktı. Ama aklımda kalan, malzemelerin tazeliği, taze taze servise sunmaları, fesleğenin çok kullanımı, peynirin ve zeytinyağının lezzetiydi. Dilim pizzalarınsa büyük ve oldukça doyurucu olduğunu söylemeliyim.


İtalya'da ikinci favorim dondurmaları, oradaki adıyla gelato. Gelato, bizim burada yediğimiz dondurmaya hiç benzemiyor. Yumuşak çabuk eriyen bir kıvamda, öğrendiğime göre günlük yapıyorlar, meyveli olanların yağ oranları yok denecek kadar az ve çok tatlı değil, yapımı konusunda çok bilgi sahibi değilim ama çok daha sağlıklı oldukları kesin. Ve o kadar çok çeşidi var ki hangisini yiyeceğinizi şaşırıyorsunuz. İstanbul'da da İtalyan dondurması satan yerler olduğunu biliyorum ama henüz burada hiç tadına bakmadığım için bir yorum yapamıyorum. Ama en kısa zamanda deneyeceğim.



İtalyan şarabı sanılanın aksine ülkede ucuz, otobüsle bir şehirden bir şehire yolculuk yaparken yol boyunca kilometrelerce üzüm bağlarını görüyorsunuz. İtalyanlar bu konuyu ciddiye almışlar ve marka olmayı başarmışlar.


Ve tabi kahve, kahve İtalya'da neredeyse su kadar tüketilen bir içecek. Sürekli kahve içtiklerini görünce, insan doğal olarak böyle bir izlenime kapılıyor. Hangi tür kahve ısmarlarsanız lezzet garanti, farklı kahveler tadan biri olarak bunu rahatlıkla söyleyebilirim.


Makarnalara gelince, bir kaç çeşidinin tadına bakma fırsatımız oldu. Soslar bir numara, hamur lezzetli, yine malzemeler taze ve ortaya çıkan sonuç tatmin edici.
Eve döndükten sonra bazı tarifleri denedim, denemeye de devam ediyorum. Bazılarında gerçek lezzetlerine yaklaştım ama tam lezzeti yakalamak için orada kullanılan malzemenin aynısı olmalı. Burada satılan parmesan peynirinin bile orjinal olmadığını duydum, ne kadar doğrudur bilemiyorum.


İtalyanlarda sabah kahvaltısı bizim bildiğimiz kahvaltıya benzemiyor. Onlar kahvaltıda kruvasana benzeyen bir hamur işi ve yanında genelde kahve tüketiyorlar. Biraz çeşitlenmiş bir kahvaltıda meyve suyu, meyveler, peynirler, tart, salam var.


Torino'da tadına baktığımız Bicerin adında bir içecekleri var, tadı müthiş. Kahveli, sütlü, kremalı bir içecek, kış geldiğinde içine rom, likör vb. de ekliyorlarmış.
Tiramisu'yu özellikle en sona bıraktım. Üzgünüm ama yine burada yediğimizle hiç ilgisi yok. Bizim burada yediğimize değişik bir tatlı diyebiliriz ama tiramisu demek haksızlık olur. Tahmin edeceğiniz gibi alt malzeme kek değil kedi dili bisküvisi, aradaki malzemedeki peynir tabiki mascarpone peyniri ... ve rom, içine koydukları rom yüzünden bence çok lezzetli. Bazı arkadaşlara ağır geldi ama ben tadını sevdim. Ne yapalım sürekli yerinde gidip orjinalini yeme şansımız olmadığına göre, elimizdeki malzemelerle tatlı yapmaya devam. :)
Şu ana kadarki bilgilerime dayanarak İtalyan mutfağı bizim mutfaktan daha geniş bir mutfak değil ama onlar bu konuda emek harcamış ve pek çok konuda marka olmayı başarmışlar. Bizim mutfağımızın zenginliğini düşününce, bu açıdan üzülmemek elde değil...
Ağzınızın tadı hiç bozulmasın...

4 Haziran 2014 Çarşamba

Pucca Cafe


Mekana uzun zamandır gitmek istiyordum, bir kaç gün önce gitme fırsatını bulduk.


Kafedeki rengarenk koltuklar insanın içini açıyordu. Fonda Türkçe şarkılar çalıyor, tarzım olmasa da rahatsız olmadım, ses de çok açık değildi. Kafede oynamak isteyenler için tavla da bulunuyor.



Mekan temiz, elemanlar kibar, servis hızlı. Menüden seçtiğimiz kahveler ve dondurma güzeldi, sufle bana biraz ağır geldi. Ben iki çatal aldım, gerisini arkadaşım bitirdi. Hafta arası daha sakin olan cafe, hafta sonu oldukça kalabalık oluyor. Beylikdüzü'ne yolunuz düşerse, Barış Mahallesi Beyaz City'deki bu kafeye uğrayabilirsiniz.